Ferhan Ercan

Tüm Yazıları


Seçmen yönetirse...

  • 25 Temmuz 2018 Çarşamba


Yerel yönetimlere ilişkin eski bir yazımı okurlarımla paylaşmak istiyorum. Yazı eski olmasına karşın, istemler yeniliğini sürdürüyor. İstemlerimiz ideal bir yerel yönetime ilişkin.
Bu noktada demokrasinin uygulanma biçimlerine göz atmakta yarar var:
a) Doğrudan demokrasi,
b) Yarı doğrudan demokrasi,
c) Temsili, çoğulcu ve katılımcı demokrasi.
Bu biçimlerden, doğrudan demokrasinin günümüz koşullarında uygulanmasının zor olduğunu vurgulamamız gerek. Tüm seçmenler alınan bütün kararlara katılırlar. Alınan bu kararların uygulanması için bir kişi veya gruba yetki verilir. Uygulayıcılar sürekli denetlenir. Bu sürekli denetim nedeniyle yönetime ilişkin tüm aksaklıklar anında giderilir. Burada katılımcıların eşitliği göz ardı edilmemelidir. Çünkü ancak eşitler arasındaki iradi tercihler demokratik olabilir. Bu olgu günümüzdeki modern devlet tanımı ile de çakışır. Birlikte yaşama amacını iradi olarak ifade eden ve bunu öteki eşit katılımcılarla paylaşan ; adına yetki kullanacak olanlara kamu adına yetki kullanma izni veren örgütlü topluluk devleti yaratır!.. Böylesi bir yapıyı oluşturmak ve sürdürmek pek olası gözükmemektedir. Rousseau, bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Böyle bir demokrasi biçimi olsa olsa tanrılar ülkesinde olur!” Bu vurgu doğrudan demokrasinin geçerliliğine ilişkin bir bilgi vermektedir.
Yarı doğrudan demokrasi içinde siyasi bilinci yüksek ve kültürlü bir seçmen kitlesine gereksinim vardır. Böyle bir topluluğun her bireyini “YÖNETEN SEÇMEN” olarak nitelemek gerekir. Bu şekilde nitelenebilecek seçmenler, uygun araçlarla donatılmalıdır.(Öncelikle demokratik bir seçim yasasının yanı sıra siyasi partiler yasası da demokratik olmalı.)Bu araçlar; referandum, veto hakkı, teklif hakkı ve geri çağırma hakkıdır. Bu olgu, kentsel temelde kurumsallaşmayı sağlarken; aynı zamanda sosyal ve siyasi ilişkileri düzenleyeceğinden dolayı da, kent hukukunu yaratır.
Temsili demokrasilerde belirli süreler için seçilen kimi yöneticiler, halktan almış oldukları yetkiyi kendileri ve yakınlarının çıkarları doğrultusunda kullanabilirler. Bu gibi durumlarda seçmenlerin o yöneticileri tekrar seçmeyerek cezalandırabilecekleri savı ileri sürülür(!)Bu noktada cezalandırılacakları ile ilgili kesin bir ifade kullanamıyoruz. Çünkü minareyi çalanlar onun kılıfını da hazırlamaktadırlar. Bazı yöneticiler, seçildikleri günden itibaren, yeniden seçilebilmenin yollarını arayıp; bunun için yasal görünümlü veya yasa dışı önlemleri almaktadırlar. Normal diyebileceğimiz sıradan insanların en zayıf yanı, ikna edici tüm yalanlara inanmalarıdır. Aslında zayıf konumları, inanma gereğini artırmaktadır. Özellikle cahil insanların ayrıca düşmana gereksinimleri yoktur, çünkü onlar düşmanlarını dost bilerek zaten kendilerinin düşmanı olmaktadırlar. Erk kullanmakla birlikte rant dağıtımı tekelini eline geçirenler, ayrıca çıkarlarını bilinçsiz seçmenlerin katkılarıyla güvenceye alırlar. Rant dağıtıcıları kasıtlı olarak kapılarını seçmenlerine kapatırlar. Bu süreçte sorunlarının çözülmesini isteyen seçmenler kendi yarattıkları krallara ulaşmak için etkin aracıların kapılarını aşındırmak zorunda kalırlar(!) Aynı hastalıklı yapıyı sendikalar ve kooperatiflerde de görmek olanaklıdır. İşte STK’ların yanıltıcı yapılanmaları bu noktada egemenlerden yana devreye sokulur(!)..
Haksız kazanç birikimlerinin sahipleri süreç içinde yoğunlaşmanın yayılma kuralı uyarınca daha üst yönetimlere, yani daha büyük rant olanaklarına kavuşmak isterler! Çünkü değişim süreci içinde duraksamak; gerilemenin de başlangıcı olur! Bazen bu üst yönetimlere tırmanma girişimlerinde kendilerinden daha güçlü olanlara toslayarak geriye yuvarlanırlar…
Kent meclisleri başlangıçta özellikle yerel yönetimlerde demokratik katılımların yolunu açmayı amaçlamış iken; iki farklı yöntemle denetim altına alınması doğrultusunda girişimler başlatılmıştır. Birincisi, yerel yönetimler yasasına eklenen bir madde ile yerel yönetimlerde ve kamu yönetimde yer alan tüm birimlerin Kent Konseylerinde görev almalarının yasal zorunluluk haline getirilmesidir. Hal böyle olunca, mevcut örgütlerden oluşan yeni ve fakat atama (temsilden yoksun, pasif) bir örgüt yaratılmak istenmiştir. İkinci sakınca ise; yerel yönetimlerin kanatları altında ucube bir örgüt yaratılmasıdır. Eğer kent meclisleri çarpıtılmamış olsaydı, bu meclisler temsili demokrasinin iyi bir aracı olabilirdi. Sivil toplum örgütlerinin temsilcileri bu yapıda yer aldıklarında, yarı doğrudan demokrasinin kanallarını çalıştırmış olurlardı. Aynı doğrultuda üretkenliğin artırılmasında ve adil bir paylaşım olanaklarının sunulmasında etkili olabilirdi. Bu süreç denetimin sürekliliğini de başlatabilirdi. İşte bu koşullarda, halka rağmen zorbalıkları yerini “halk için” eylemliliğine bırakabilirdi!.. Bu ise; “YÖNETEN SEÇMEN” olgusunun gerçekleştirilmesine olanaklar sunardı.
Dikkat edilirse insanlık tarihinde gerçekleştirilen olay ve olgular başlangıçta bir düşünce olarak ortaya çıkmıştır. İnsanların hayalleri koşulları gerçekleştiğinde yaşam alanına inerler. Bu oluşumun önünde hiçbir kuvvet duramaz! Hayallerle başlayan gerçekler yaşam alanına indiklerinde varlıklarını geliştirerek sürdürmek isterler. Bunun içinde yasal ve kurumsal güvencelere gereksinim duyarlar. Tüm bunlardan sonra şunu söylemek olanaklı: Yaşama eşit ve özgür katılım, aydınlık yarınların kapılarını aralar. Bu süreçte “YÖNETEN SEÇMEN” gerçekliği ile karşılaşırız. Böyle bir gelişmeden sadece çıkarcılar ve onların yardakçıları hoşlanmaz!.. Zaten, iyi niyetle başlatılan girişimlerin çarpıtılmasında hep o çıkarcı arsızların parmaklarını görmek mümkündür!.. Ama biz, genel çoğunluk olarak gözlerimize giren bu çıkarcı parmakları görmekten bile aciziz…