Selma Erdal

Tüm Yazıları


Neden?...

  • 08 Aralık 2018 Cumartesi



Koşar adım yeni bir yıla doğru giderken…Ve Cumhuriyetimiz’in bir yüzyılık geçmişini kıvançla kutlamağa hazırlanırken…Görüyoruz ki pek çoklarının bugün bile Cumhuriyetimiz’le, Cumhuriyetimiz’in Devrimleri ile sorunları var, sıkıntıları var. Özellikle de giyim tarzımızla, kullandığımız ABECE ile kavgaları var.
Örneğin; henüz geçtiğimiz günlerde anılması gereken, yıldönümü takvim sayfalarından gelip geçen 28 Kasım 1928 günlü ŞAPKA ve KIYAFET KANUNU ne özde, ne de sözde CUMHURİYETÇİ geçinenler tarafından anılmadı, dile getirilmedi, unutuldu günlük sıradan işler arasında…
Oysa ülkemizde büyük bir ARAPLAŞTIRMA, Araplık yönündedevşirimle girişimleri varken…Nasıl olur da bu devrimleri anmadan geçersin özellikle de sen CUMHURİYET HALK PARTİSİ?...Sen değil misin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu partisi?...
ATATÜRK;Cumhuriyetimiz’i kurarken ve Devrimleri yaparken en çok sana, bir de Türk Ordusu’na güvenmiş, Cumhuriyetimiz’i de TÜRK GENÇLİĞİ’ne emanet etmişdi…Anımsıyorsun değil mi?...
28 Kasım 1925 günü duyurulan ŞAPKA ve KIYAFET KANUNU demişken…Sen anmıyorsun ama devrimleri, üç beş söz edeyim ben eğer izin verirsen?...

Bilindiği gibi insanların giyinme geleneği yüzyıllar boyunca çeşitli aşamalardan geçerek günümüze gelinmişdir. Giysiler; coğrafyanın koşullarına, ulusal geleneklere ve toplumsal beğenilere, özellikle de küreselleşme çağında tüketim toplumunun efendisi MODA CANAVARI’nin buyruklarına göre değişiklik göstermişdir, göstermektedir de…
Ulusal giysiler o ülkenin sanat beğenisi bakımından önemlidir. Tarihsel süreç içinde günlük ev yaşantısında ve dışarıda değişen koşullara göre insanlar daha kullanışlı, daha değişik giyinmeğe başlamışlardır.Kuşkusuz ekonomik ögelerin de giyinme üzerinde etkisi önemlidir. Herkes parasına göre giyinir.
Türk ulusunun bu yönden çok değişik dönemler geçirdiğini biliyoruz.
Bugün ülkemizde eski geleneklerimizi anımsatan ulusal giysilerimiz bölgeleregöre değişiklik gösterirken, geleneksel beğenilerimizi okşar, özellikle de halk kültürümüzün zenginlikleri arasında değerli bir yer tutar. Ama bunları günlük yaşamda kullanmamız olanaksızdır. Çağdaş yaşam koşullarında halk kültürümüze özgü allı, pullu, ipekli, tüllü giysilerle giyinip, gezmemiz, özellikle de iş yaşamında yer almamız düşünülemez elbette…

Giysi konusu, giyinme biçimleri; Cumhuriyetimiz’in kuruluş döneminde, giyinme konusunda bir yasa çıkartılmasını gerektirecek kadar sorun olmuşdur.
NEDEN?...
Çünkü…
Osmanlı Devleti’nde azınlıklar da içinde bulunmak üzere herkesindeğişik tarzda giysisinin bulunması toplumsal bütünlük bağlamında çelişki yaratıyordu.Bu değişik toplulukların giyecekleri giysilerin renkleri bile sınırlıydı. Kadın giysileri de kent ve köylere göre değişiklik gösteriyordu. Kent kadını kapalı, köylü kadınlarıysa iklim koşullarına göre giyiniyordu.
Erkek ve kadın için uygar dünyanın insanları gibi giyinmenin gerekliliği benimsenerek bir yasa ortaya çıkmışdır. Kadınlar için yasa hükmü olmamakla birlikte; Türk kadınını çarşaflanmağa iten düşünce de ortadan kalkmışdırCumhuriyet Devrimleri’nin aydınlanması, özellikle de Türk Medeni Kanunu’nun kadınla erkeği eş, eşit sayan hükümleri ve değerleri doğrultusunda…
İşte bu bağlamda Ulu Önderimiz ATATÜRK; giysi devrimini Kastamonu’da başlatmışdır.
Acaba NEDEN?...
Atatürk giysi değişimini ve devrimini Kastamonu’da başlatacağını söylediğinde, bazıları O’na bu kentin eskiye bağlı olduğunu, bu nedenle devrimi bu kentde başlatmanın sakıncalı olabileceğini söylemişlerdir. Atatürk bu söylenenlerin tersine eylemde bulunarak; Kastamonu iline gitmişdir.Çünkü O’nun bildiği çok önemli gerçekler vardır.
Kastamonu kenti; Osmanlı Tarihi boyunca eğitim alanında büyük hizmetlerde bulunmuş, Fatih’in, II.Beyazıt’ın, Kanuni’nin hocaları bu kentden yetişmişdir.
Ve ATATÜRK için en önemlisi de…
Kurtuluş Savaşı başında; İstanbul Hükümeti’nin yayınladığı ATATÜRK İÇİN ÖLÜM FERMANI FETVASI’na karşılık, Ankara’da bulunan din görevlileri de karşı bir fetva yayınlamışlardır. İşte buna imza atanların başında Ankara Müftüsü’nden sonra ikinci imza Kastamonu Müftüsü tarafından atılmışdır.
Bu bölgede atılan 45 imza arasından, 24 imza Kastamonu ilinden kişilerce atılmışdır.Üstelik Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ayaklanmalar olduğu halde, Kastamonu bölgesinde böyle bir olay yaşanmamış, tersine olayların yatışması için bu bölge insan ve gereç olarak Ankara’ya büyük yardımlarda bulunmuşdur.
Ama yıllar sonra…Fethullah denen şarlatanın peşine takılan Kastamonu halkından olanların çokluğu da nasıl bir tersine işleyişdir bu da bir türlü anlaşılamamışdır. Nasıl ki Gavur İzmir’in bağrında bir Yamanlar Koleji oluşumuda anlaşılamıyorsa???...

Giysiler, giyinmek derken…Yazı konusu, ABECE konusu da oldukça kaşınır oldu son yıllarda… Türk Ulusu;zorla ARAPLAŞTIRILMAK, Arap kimliğine göre değiştirilmek istendikçe…Bu konuda da üç, beş söz söylemek gerekir sıkça, sıklıkla…Ve Cumhuriyetin kurucu partisi CHP de sustukça…İş başa düşecek, iş ATATÜRKÇÜ yurtdaşlara düşecek…Her birimiz söz söylemeliyiz bu konuda da dilimiz döndükçe, elimiz yazdıkça…Yoksa TÜKÇEMİZ yok olursa, biliniz ki TÜRKLER de yok olur dünya nüfusu bağlamında, üstelik de TÜRK kültürünü, ekinin, harsını yok etmek, görmezden gelmek üzerine büyük çabalar var uluslar arası sömürgenlerin sürdürdüğü şu KÜRESELLEŞME oluşumu nedeniyle…
Acaba NEDEN Ulu Önderimiz ATATÜRK; Harf Devrimi’ne gerek duydu?...

Bilindiği gibi Türkler eski çağlardan beri kendilerine ait olan çeşitli abeceler kullanmışlardır. Onuncu yüzyılda; İslamiyet’in Türkler tarafından kabül edilmesinden sonra, Arap harfleri de benimsenmişdir.
Sağdan sola doğru yazılan, oldukça karışık ve belli kuralları olmayan bu harflerin yazılması da zordur bilindiği gibi…Bu nedenle Osmanlı toplumunda yazı ve konuşma kargaşası sürüp gidiyordu. Halkın çoğunluğu okuyup, yazamıyordu. Okuma yazma bilenlerse, ayrıcalık kazanıyordu.
Okur yazar oranının çok düşük oluşunun nedeni kuşkusuz yalnızca Arap harflerinin zorluğu değildi. Osmanlı Devleti;toplum eğitimi konusuna uzun yıllar boyunca değinmemişdi. Eğer toplum eğitimine önem verilmiş olsaydı, Arap harfleriyle okuyan yazan da çok olurdu. Bugün bilirbilmezlerin ileri sürdüğü gibi, Arap harfleriyle okur-yazarlık halk arasında yaygın olmak şöyle dursun, hiç bilinmiyordu. Özellikle de bugün kendini Osmanlı torunu sayanların dedeleri ki onlar Osmanlı’nın gözünde hiçbir değeri olmayan ”reaya” konumundakiler…Ne okur yazardılar, ne de adamdan sayılırdılar.Ki onlar padişahın gözünde kul, savaş döneminde nefer, tarlada toprağı işleyen ama toprağın iyeliğini, sahipliğini taşımayan köle, Osmanlı deyimiyle reaya…
İşte bilirbilemezler; sanıyorlar ki onlar şakır, şakır okuyup, yazıyorlardı Arapça…Be hey cahiller; onların dili Yunus’un diliydi, Karacaoğlan’ın, Köroğlu’nun diliydi, onların dili Türkün özbeöz Türk diliydi, Türkçe idi…Hani şu Türküler’de geçen gerçek Türk halk diliydi…

Dönersek abece değişimi konusuna, elbette ki bir kez daha saygılarımızı sunalım ATAMIZ’a…
Atatürk; Latin alfabesini alarak, yeni bir Türk abecesi yaratmak amacıyla 1927’de bir kurul oluşturmuşdur.Bu kurul İstanbul’a gelerek; Galatasaray Lisesi’nde Türk harflerine son biçimini vermişdir.
9 Ağustos 1928’de İstanbul Sarayburnu’nda YENİ TÜRK ABECESİ Atatürk tarafından halkımıza tanıtılmışdır. Hemen ardından da Atatürk ve bütün bakanlar; tüm yurdu dolaşarak yeni harfleri öğretmeğe başlamışlardır.1928 ve 1930 yılları arasında Türkiye bir okul, ATATÜRK de ulusunun BAŞÖĞRETMENİ olmuşdur.
Ülkemizin geçdiği zor koşullar bağlamında, Cumhuriyetimiz’in kuruluş yıllarına dönüp, dönüp sıklıkla bakmanın yerinde olacağı düşüncesiyle…Herkesi Tarih okumağa, özellikle de Cumhuriyet Tarihi okumağa çağırıyorum ulusal birliğimizin, ülke bütünlüğümüzün sürdürülebilirliği için…