İlter Gözkaya Holzhey

Tüm Yazıları


Madalyanın Öteki Yüzü

  • 26 Ekim 2018 Cuma


İlter Gözkaya-Holzhey Berlin, 9 Ekim 2018
eMail: iltergh@t-online.de

Doğuşta özde bulunan zekâ, her türlü öğrenim ve tahsilin yerini tutar, ama hiçbir tahsil özde var olan akıl ve mantığın yerini dolduramaz.
Arthur Schopenhauer

Sırası geldikçe makalelerimde Türklerin ve Türk asıllı Almanların uğradığı ırkçılık, ayrımcılık ve hor görme davranışları hakkında yazdım. Bu işin göz önünde bulundurulması gereken başka yönünü ihmâl ettim. Bu yazımda madalyanın ters tarafına göz atacağım.
Bu konuda beni uyaran da üçüncü nesil Tuba Sarıca oldu.
Siz İkiyüzlüler kitabını Türk toplumu okursa, hayli sarsacak ve kendimize dönüp bakacağız.
Türkler arasında var olan Alman düşmanlığı, nefret ve önyargıdan hemen hemen hiç konuşulmuyor. Halbuki kız kardeşini öldüren genç, bir Alman kızı gibi yaşadığı için onu öldürdüm, demişti.
Bu ifade Türk toplumunda tartışılmadı, Alman parti ve kuruluşlarından davetiye almıştım, ama Türk dernekleri bu ifadeyi derinleştirecek, açıklığa kavuşturacak panel veya benzer bir etkinlik yapmadı.
Altmış yıllarında gelen konuk işçiler laîk sistemden geldiklerini gösteriyordu. Luther kilisesinde klâsik Türk müziği konseri icra edildiğini, öğrencilerimin aynı kilisede Türk folklor dansları gösterdiklerini hatırlıyorum. Hatta cami olmadığı için kiliseye gidip dua eden veliler vardı.
Koyu tutuculuk sonradan geldi, göçmen psikolojisinde kaybetme korkusu gelenek ve göreneklere daha sıkı sarılmayı getiriyor. Tuba kitabında, Türkiye’de tatil esnasında orada yaşayanların kız erkek komşu ilişkilerinde daha modern, daha hür olduklarını dile getiriyor. Ben de tatillerde Türkiye’de bunu gözlemliyorum.
Erkek çocuklarına verilen güven ve hürriyet Türk ailelerinde kız çocuklarına verilmiyor. Okul eğlencelerine katılan kız çocukları aynı izini okul dışında alamıyor. Alman sınıf, iş ve spor arkadaşı olurken özel arkadaşı olmasına izin verilmiyor. Doğum günlerine gidemiyor veya bir Alman arkadaşıyla sinemaya gitmek için izin alamıyor.
Almanya’da iyi tahsil yapan, Almancayı çok iyi bilen, modern görünüşlü Türkler, uzun bir süre uyum sağlanmış olarak algılandı. Bu ise ikiyüzlü bir uyum idi. Televizyon programlarına, diğer tartışmalarda hep böyle insanlar davet edildi. Evinde kızına dışarı çıkmayı yasak ettiği düşünülmedi. Oğlunu sınıf gezisine gönderdiği halde, kız çocuğunu göndermediği hiç akla gelmiyordu.

Bir öğrencimin annesi, göz yaşlarıyla, oğlunun uyuşturucuya nasıl müptela olduğunu anlatmıştı. Baba ablasına dışarı çıkma izini vermediği için, ablasına dayanışma arzusuyla refakat ediyor. Ablasını beklerken kendisinden büyük gençlerin etkisiyle alışıyor ve geleceğini karartıyor.
Yasaklar sonunda bir yerde mutlaka patlak verir, gençleri yalan söylemeye zorlar. Bir öğrencim babasına okulda kursa gidiyorum, diyerek diskoteğe gittiğini anlatmıştı.
Din ile siyaseti birbirine karıştırıp, genç kızların hürriyetinin daha da kısıtlanması bence Irak savaşıyla, örtülü iken ortaya çıkarıldı. Zira balkon konuşmasında zamanın Amerika başkanı Haçlı Seferleri başladı, demişti.
Tuba Sarıca kitabında kendi hayatında ve çevresinde yaşadığı ikiyüzlülüğü, tabu ve sosyal kontrolü verdiği örneklerle çok etraflı anlatmış.
Kitabı henüz bitirmedim, fakat gözlemlerine, problemlere doğru ve isabetli ad koymasını, hayretle okuyorum. Akıllı ve duygusal olabilmesi Türk asıllı olma özelliğiyle Alman kültürünü içiçe iyi özümlemesinden kaynaklandığı görülüyor. Ayrıca babası lâik sisteme inanmış, demokratik düşünen bir Türk erkeği olmasından cesaret almıştı.
Eleştirilerini dikkate alıp, konuyu tartışmak gelecek nesillere daha güven verici, hür yetişen bireyler olmalarına katkı sağlayacağı muhakkak.
Üçüncü, dördüncü nesille diyorum ki, daha güzel, güneşli günler göreceğiz çocuklar.

Hoşça kalın!