Selma Erdal

Tüm Yazıları


Köylü

  • 25 Haziran 2020 Perşembe



Ulu Önderimiz Kemal Atatürk'e göre; ulusun efendisidir köylü...
Ki o köylü toprağı işlemiş, Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne, Osmanlı'dan miras kalan borçları, toprağı ekip, biçerek ödemiş, yaptığı tarımsal üretimle 1920-1930 yıllarında Dünya genelinde yaşanan ekonomik bunalım döneminde ulusu beslemiş, ülkenin dimdik ayakta kalmasını sağlamıştır.
İşte o köylü; gerçekten de ulusun efendisi olarak saygıyı hak etmiştir.
Günümüze gelince...
Kimilerinin dilinde "Köylü bu ulusun efendisidir" sözleri bir eğlence, bir alay, aşağılama içermektedir sinsice...
Çünkü 50'lerden sonra "sanayileşme, ille de bundadır gelişme" denilerek köylünün aklı çelinmiş, köyden kente göçmesi özendirilmiş, ama "her mahallede, bir milyoner yaratma" düşleri görenlerin peşinde gezerken çarığının altı delinmiştir.
Ve son yıllarda değiştirilen Yerel Yönetimler Yasası doğrultusunda; tarım işkolunun egemen olduğu kırsal alanların mahalleye dönüştürülmesi sonucunda gerçek anlamda ne köyler kalmıştır, ne de köylü...
Yine de mahallelere dönüştürülüp, imar planlarında yapılan değişiklikler sonucunda tarım alanları yapılaşmaya açılsa da günümüzün "ulusun efendisi" değil ama "kurnazı" olarak tanımlanabilecek bu halk, kandırılmaya değer bulduğu kentsel halkı "amiyane deyişle" söğüşlemenin yolunu bulmuştur.
Örneğin; Didim Belediyesi tarafından, Akköylü kadınların "sözde" kendi ürettikleri, gerçekteyse çoğunu toptancı pazarcılardan satın aldıkları sebze ve meyve satış yerleri...
Didim'e ilk kez 2015 yılında 6 aylığına yaz dinlencesi için geldiğimizde, İstanbul'a göre çok doğal, tarladan, taze, fresh, organik sandığımız sebze ve meyveleri görünce, nasıl da mutlu olmuştuk. Ve yerel üreticilerin desteklenmesi gerekir diyerek, daha ucuz olmasına karşın Didim'in içinde kurulan pazarlar yerine, hep bu pazara koşmuştuk. İşin gerçeği yine koşuyoruz da yaklaşık 4 yıldır yerleşik konuma geçmemize ve satılan ürünlerin çoğunun toptancılardan alındığını bilmemize karşın... Çünkü amacımız geçinmek için çabalayan bu kadınları desteklemek... Ama... 24 Haziran 2020 günü yine aynı amaçla pazardan alışveriş yaparken, sürekli tezgahına uğradığımız Akköylü pazarcı (T) hanımla; aramızda şöyle bir konuşma geçince...
Yaşadığımız küresel salgın nedeniyle çektikleri sıkıntıdan girdi söze...
Bildiğimiz kadarıyla eşi ve bir de oğlu vardı; oğlun çalışıyor mu diye sorduk.
Askerden geldikten sonra 2 yıl süre ile geçici işçi olarak Didim Belediyesi bünyesinde çalışmış oğlu, ama bu yıl işe çağırmamışlar.
Neden diye sordum, çünkü (T) Hanım CHP'liydi ve Didim Belediyesi de bilindiği gibi öyle...
Her nedense oğlumu çağırmadılar dedi, kim bilir neden, bilmiyorum, ama o da bir işe girme beklentisi içinde, sigortalı ve kadrolu olacak dedi. Hayırlı olsun; ne işi diye sorduk. Yanıtladı:
-Balık üretim çiftliğinde...
Şaşkınlıkla sorduk:
- Hani Didim'e balık üretim çiftliği yapılmayacaktı, bu da nereden çıktı?... Üstelik halk o kadar tepki gösterdi. Nasıl olur?...
Bizim CHP'li (T) Hanım, taraf değiştirmiş gibi yanıtladı:
- Bunlar, Kılıç'dan büyük, hem de iktidara yakınlar. Bizim tarlaların olduğu toprakların önü deniz, üretim çiftliği orada faaliyete başladı bile... Deniz kirleniyor ama oğlum orada sigortalı işe girecek inşallah.
Hayırlısı olsun dedim, hadi bakalım inşallah...
İşte durumlar böyle... Arpalıklar düzenli dağıtılmazsa; kuşlar konar başka dallara...
CHP'li Belediye'de işe giremeyen oğulların anaları, ola ki iktidardan yana şirkette girerse işe, seçim dönemlerinde CHP için sandıklara giren oylar da girer mi girer AKP için sandıklara... Didim'i kurtarılmış bölgen, sağlam kalen sanan CHP; böyle bir sonuçla karşılaştığında sakın şaşırma!...
Ve sen, ben, biz... Bir başka deyişle sonradan olma Didimli hepimiz; Didim'in denizi temiz kalsın diye yükselse de sesimiz, ne yazık ki gerçek/yerli Didimli'nin derdi, kaygısı değil çevremiz. Önce sigortalı iş, düzenli aylık; artık onları ilgilendirmiyor tarlada üretim yapılması sonucu kazanılan efendilik, beylik... Pazarda kurulan tezgahlar da göstermelik; çünkü kimsenin gözü toprağı işlemekte değil.

Ama çevre, doğa, deniz; eğer kalmazsa temiz, hiç bir canlı olmaz semiz, bu iyi biline!...
İşte geçmiş yıllarda yeşilliğin, ormanın, bolluğun, bereketin kenti Bursa, işte Marmara Bölgesi'nin gözbebeği İstanbul...

Batsın bu DÜNYA demişti AK Orhan abiniz, sonunda duası kabul oldu. Bursa, İstanbul; sele, doluya ve hortuma teslim, çevre bozulması arttıkça, iklim değişiyor , insanın kendi elleriyle hazırladığı kıyameti yaklaşıyor. Bu yaşananlar henüz başınıza gelmeden; izin vermeyin doğanızın talan edilmesine, çevrenizin bozulmasına!...
Bu felaketlerden sizler de alın dersinizi Didimliler ve artık uyanın güzel kardeşlerim!...
Ve sizlere yeniden ULUSUMUZUN EFENDİSİDİR KÖYLÜMÜZ diyebilelim!...