Selma Erdal

Tüm Yazıları


Konuk

  • 13 Eylül 2019 Cuma


Bugünlerde Avrupalı bir konuğumuz var, Avrupalı demek yanlış değil de yetersiz olur, tam olarak o bir Belçikalı...Bir yakınımızın eşi; onlar yazları Marmaris'de yaşıyorlar ama Didim'i görmek istediği için kendisi, evimize konuk oldular. Biz konukları severiz; özellikle de yabancı ülkelerden gelen konuklarımız varsa onların edindiği önyargıları yıkmak için de elimizden, dilimizden gelen her ne varsa, gereğini yaparız.Türk konukseverliğini göstermek için bir tek kuş sütüyle beslemediğimiz kalır; hani denir ya helal, hoş olsun. Atalarımızdan böyle görmüşüz biz...Yedirmek, içirmek bir yana, elbette ki gezdirmek de önemli görevlerimiz arasında; çünkü ülkemiz doğal ve tarihsel varsıllığıyla sergilenmeli tüm dünyalılara, sunulmalı tüm güzelliği gören, görmesini bilen ve bu güzellikleri seven gözlere... İşte böyle düşününce de biz; Apollon Tapınağı'na ve Miletos Antik Kenti'ne gitmek oluyor ilk işimiz. Antik dönemlerden günümüze kalan kültür varlıklarımız bir yana; ilk sırada konuğumuzun gözüne çarpan da yolda, bayırda, çayırda sepetler dolusu incirler... Üstelik nasıl da bayılıverdi Roos arkadaşımız yöremizin incirlerinin tadına...Bu incir tadım serüveninin ardından, başladık ülkemizde yetişen meyveleri saymaya ve sayarken de dut deyiverdik sırası gelince... Ben dedi dut nedir bilmiyorum, bizde dut yok.Bu kez başladık dut meyvesini ona anlatmaya...Dut dedik; ipekböceğinin ana besin kaynağı... Dut ağacının yapraklarıyla beslenen tırtıllar da ipek olarak tanımlanan o çok değerli ipliği üreten bir böcek... İpek böceğini de yalnızca fotoğraflardan görmüş Roos... İşte dedik ona; o dut ağaçları var ya...Onun o güzel meyvesini insanlar yer, ağacının yapraklarını da tırtıllar, daha sonrasında da kozasını örer, bu yolculuğun sonu da ipek ipliğini elde etmeye, daha sonrasında da bu ipek ipliklerden ipek kumaşlar elde etmeye gider.Anlattıklarımız karşısında, kendince bir çıkarsamada bulunurken Roos üzgün bir ses tonuyla dedi ki:
- Avrupa'da neden ipekböceği yok?...Dut ağaçları olmadığı için...Doğal olarak ipek üretimi de yok... Sizler ne kadar şanslısınız; ne kadar çok ve çeşitli zenginlikleriniz var sizin...
Bu kez biz daha çok üzüldük, ama konuğumuzun üzüntüsü için değil, bunca varlığımız olmasına karşın, değerlerini bilemeyip, onları teker, teker yok edip, yitirdiğimiz için...Nasıl ki bu yıl incirde bolluk, bereket olmasına karşın; üreticinin, köylünün yüzünü güldüremiyorsa alıcılar... Nasıl ki kooperatifler atıl bırakılıp, köylünün üretiminin değerlendirilmesinin önüne çıkarılıyorsa engeller... Bu gidişle zeytin bağlarının arasında yetişen incir meyvelerinin de yok oluşuna gelir mi, gelir sıra... Ve sonrasında ölenin arkasından ağlarcasına yanarız incir ağaçlarımıza da... Çünkü zeytin bağları arsa mafyalarının, yap-satçıların eline geçtikçe, gün gelecek özlem duyacağız, hasret kalacağız incir meyvesine de...Üstelik o acınası durumumuz, Belçikalı konuğumuzun ülkesinde dut ağaçlarının bulunmayışına üzüldüğünde de beter bir üzüntü kaynağı olacak bizlere... Çünkü bizler; var olan değerlerimizi kendi ellerimizle, kendi akılsızlığımızla yok etmiş olduğumuz için. Ama o günler geldiğinde; üzülmek, ağlamak, yitirilenlere yanmak ne yazık ki hepten olacak boşu, boşuna...Çünkü iş, işten geçmiş olacak!...Ki o incir meyvesi; her derde deva, hastalıklara şifa... Mide, barsak hastalıklarına karşı en birinci ilaç... Hele bir de incirin rakısını yap; sağlığına, mutluluğuna kapağını aç...Reçeli, pekmezi, tazesi, kurusu; nasıl tüketirsen, tüket sorma hangisi en doğrusu... Yeter ki incir ye!...Ama nerede bizde böyle geleceği düşünmek?... Geleceği düşünmek şöyle dursun; dalından incir koparıp, sofraya getirmeye üşenmek... Varken bizde böylesi bir sorumsuzluk ve tembellik... Kim bilir daha nelere özlem duyacağız?...
Avrupa'da, özellikle de Belçika'da dut ağacı yokmuş diye üzülen birisini görünce karşımızda, bizler de artık halis/gerçek ipek göremiyoruz çarşımızda bilindiği gibi... Nasıl ki dut ağaçları kesildi, yerlerine beton, çimento karışımlı yapılar dikildi. Tırtıllar dut yapraklarını yiyemez oldu ve kozasını da öremez oldu. Koza yoksa, ipek de yok; doğaldır ki kara tezgahlar da Bulunmaz Bursa İpeklisi'ni dokuyamaz oldu.Kim bilir bu gidişle bakalım daha nelerin yokluğunu yaşayacağız?...Yaban ellerde olmayan değerler için üzülen yabancıları gördükçe, kendi ülkemizde var olan değerlerimizi korumak için acaba ne önlemler alacağız?... Yoksa hoyrat ve hayırsız bir mirasyedi yedi gibi her neyimiz varsa tüketip, sonra da neden bu yaşadığımız yoksulluklar diye Tanrı'ya hesap mı soracağız?...
Körlemesine yaşayıp gidiyoruz şu güzelim ülkede... Güzel olan, değerli olan ne varsa değer vermeden, onları acımasızca yok ederek, tüketerek ya da ele, güne satarak yok ediyoruz. Oysa hazıra hazine dayanmaz, gün gelip yoksulluğa düştüğümüzde kimsecikler bize acımaz. Filistinliler'den beter ederler Türk'ü... Sıyırırlar sırtından; 1071 yılından beri giydiği samur kürkü... Feryat,figan hep bir ağızdan söylesek de "kendim ettim, kendim buldum, eyvah" diye her gün türkü... Geçmiş ola!...Karşımızda ülkesinde "dut meyvesi" yetişmediği için üzülen bir Belçikalı'yı görünce... Geleceğimiz için kaygılanmaktan geri alamadık kendimizi... Ne zaman bitecek bu ülkede yaşayan 7'den, 77'ye her kim varsa, işte onların akılsızca eylemleri, söylemleri ve ne zaman gelecek aldıkları akıldışı kararların sonu?... Yoksa bu akılsızlıklardan geri dönüşleri; hiç mi göremeyeceğiz?...