Av Faruk Haksal

Tüm Yazıları


Kaz Dağları”ndaki Yokuş

  • 05 Eylül 2019 Perşembe


Kaz Dağları’ndaki orman katliamı sadece bir çevre sorunu değildir.
Basit, yavan ve artık maalesef alıştığımız bir doğa saldırısı değildir.
Olup bitenler çok daha büyük ve geniş bir platformda ele alınmalıdır.
Bu saldırı gerçekte. Türkiye’nin “ülkesi ile milleti ile” yok edilmesi stratejisinin –sadece- bir parçasıdır.
Mesele geniş kapsamlı bu stratejinin bütününden soyutlanarak sadece bir çevre katliamı olarak görülemez.
Sorun, çevre sorunu olmaktan çok siyasi temelleri ve kökleri olan kocaman “global” bir yıkım meselesidir.
Bugün gösterilen kitlesel karşı çıkış, aslında kaçırılmış bir trenin yeniden yakalanması için bir fırsat olarak ele alınmalıdır.
Bu yöndeki bir bilinçlenmenin ve farkındalığın basamağı yapılmalıdır.
Mesele, üç adet, 3 bin adet ya da 300 bin adet ağacın hunharca katledilmesine karşı gösterilen tepkinin çok ötesinde ve çok yükseğindeki bir kavrayışa ulaşıp ulaşılamayacağı ile ilgilidir.
Saldırı, ülkeyi yabancılara peşkeş çeken, Cumhuriyet değerlerinin karşı kıyısında saf tutan bir zümre ile ulusal zenginliklerimizi ve [tabii ki değerlerimizi] korumaya çalışan yurtsever insanlar arasındaki amansız bir mücadeledir; “Bitmeyen Kavga”dır…
Bu kavganın içeriğinde keskin bir ideolojik ayrışma vardır:
Tam bağımsızlık ve emperyalizme bağımlılık…
Kaz dağlarındaki felaketin aktörleri bu ayrışmanın taraflarıdır.
Maden arama izinlerini verenler ve o izinleri fiilen kullananlar bu ayrışmanın bir tarafında saf tutmuşlardır.
Öteki tarafta ise, “çevreciler” toplanmaktadır.
İşte konumuz budur.
Çevre duyarlılığını derinleştirmektir.
Doğanın tahrip edilmesine karşı gösterilen pembe direnci, temel hedefe yöneltmek, boyutları tarihimizde gizli olan stratejik saldırının koyu kırmızı noktalarına taşımaktır.
Ve böylece, kapsayıcı bir tarihsel bilincin yolunda ilerleyerek Kaz dağlarını yok etme iznini verenlere ulaşmaktır.
Bu izinleri verenlerle global sermaye hareketleri arasındaki ilişkiyi saptamaktır.
Ve böylece bir basamak daha yükselerek, neo-liberalizm “havuç”unu süsleyip
üsleyip bu ülkenin ekonomik kıymetlerinin başına bela edenlere “selamün aleykum” diyebilmektir.
Taa 1800’li yıllarda başladı Kaz Dağları sorunu…
İngiliz Ticaret Sözleşmesi’nin devrin padişahı tarafından imzalanması ile açıldı Osmanlı pazarı yabancı sermayeye… Ve böylece bu önemli ve büyük Pazar kapitalizmin egemenliğine arz edildi.
Sonra devam etti bu “idelojik”” sapma, ya da teslim olma.
Sonra… Çeşitli tarihlerde çeşitli maden imtiyazları verildi. Sömürü kolaylıkları sunuldu.
Sonra… Cumhuriyet geldi.
Yerli kaynaklarımız gerçekten milli oldu.
Ama sonra yeniden oldu olanlar.
Bu kez kol iyiden iyiye kaptırıldı.
DP-ANAP-AKP’nin izlediği “Doğru Yol”, işi bu noktaya kadar getirdi.
Yeniden verildi izinler; yeniden tanındı imtiyazlar.
Serbest piyasa, serbest ikili anlaşmalar, serbestçe orman katliamı, yıkım, talan…
Üstelik yasal!
Ruhsatlı!
Kitabına uygun!
Hem de öylesine ki… Nehrin öteki tarafı hukukun içine sinmiş/gizlenmiş durumda. Ama bu tarafın büyük çoğunluğu meseleyi [hala] sadece bir çevre sorunu olarak görür halde…
Daha da kötüsü, insanlarımızın bir bölümü meselenin sadece siyasi yönetim şekli ve iktidar gücünün yanlış kullanılmasından kaynaklandığını düşünüyor.
Oysa sorun tümü ile ideolojik.
Temel ekonomi…
Ekonomi politik!

@farukhaksal42
farukhaksal@gmail.com
www.akceder.com
www.haksal.av.tr