İlter Gözkaya Holzhey

Tüm Yazıları


Kanadı kırılanlar

  • 05 Ekim 2018 Cuma


Kendi vatanında bile yabancıdır kanadı kırık kuşlar.
Ayşe Kulin

Oldukça kuvvetli esen Ege rüzgârı, sakin bir havaya girip Sonbahar’ın gelişini müjdeliyor. Çiçekler, ağaçlar, kuşlar kelebek ve arılar da sessiz doğaya bir rahatlama veriyor. Tatil sitelerinde terkedilen yazlıkların bahçelerinde yalnız çalışan bahçıvanlar görülüyor.
Akşamüzeri sahilde sohbet oturma banklarında kışın daima sitede yaşayan ve gitmek üzere olan komşular hem güzel mavi deniz manzarası izliyor, hem de dertlerini anlatıyor veya yemek ve elişi tarifleri veriyorlar.
Yaz tatili boyunca sevgiyle bakılan kedi ve köpekler terkedilince sokakta yaşamak zorunda, sabaha karşı ulumalarıyla komşuları uyutmuyor, aç olduklarını gösteriyorlar.
Bu ortamda emekli olup, okumayı seven yazlıkçılar sağlıklı geçirdikleri her günü hediye olarak kabul ediyorlar.
Dünya’yı meşgul eden göç sorunu haliyle tarihe bakışı zorunlu kılıyor. Ayşe Kulin’in Kanadı Kırık Kuşlar kitabının konusu da tarihte göç sorununu işliyor.
Romanda kurgu gerçek hikâyeden esinlenerek yazılmış. 1930’ların Almanyasında nazilerin baskısından bunalan yahudi asıllı tıp doktoru Gerhard Schlimann ile başlayan hikâye ailede dört nesil kadını anlatıyor.
Tek çarenin kaçmak olduğu durumda, göç etmek zorunda kalanların hayatı oldukça zor. Tamam yeni vatanı anavatan edindim, derken din denen olgunun istismarı yüzünden göçenin kökenini hatırlatıyor. Aşağılama, ötekileştirme, önyargı ve ayrımcılıklarla karşılaşılıyor. Zaman zaman tekrar uçmak zorunda kalıyor göçmenler.
Göçmen kuşların yolu beton yapılarla örülmezse hep aynı. Fakat insanlar aynı yolu takip edemiyor maalesef.
Almanya’dan ölümden kurtulan yahudi kökenli Alman bilimsanları Türkiye Cumhuriyeti’nde Mustafa Kemal Atatürk ilkelerini birlikte kuruyorlar. O zaman güya gelişmiş denen ülkeler kapılarını kapatırken bir tek genç Müslüman ülke Türkiye onlara kucak açar.
Önemli toplantı ve etkinliklerde Atatürk’e yakındırlar. Yabancı devlet temsilcileriyle tanıştırılır, hem hükümetten hem de halktan saygı ve sevgi görürler.
Bu biliminsanları minnettarlıklarını canla, başla çalışarak gösterirler. Kimi 1945 yılından sonra Almanya’ya geri dönmüş, bazıları Amerika’dan daha ilginç teklifler aldıkları için oraya gitmiş. Ama kimi de Türk vatandaşı olup ilk nesil Türkiye’de vefat etmiştir.
-2-

Romanda Türkiye’nin bugünkü değişim şartlarına ayak uyduramayan, politik ve sosyal gerginliği yenemiyen dördüncü nesil, seksen yıl sonra göç edip etmemek hususunda kararsız kalıyor.
Hitler Almanyasından sonra bilimde fakirleşen ülkeye yıllarca nobel ödülü gelmiyor, zira bilimin insanları ülkeyi terkediyor.
İstanbul’un fethiyle Bizans bilim insanlarını kaçıran Osmanlılar da ilimde geriliyor. Biliminsanları İtalya’ya göç ediyor. Bu nedenle Avrupa’da Rönesans orta çağda ilk önce İtalya’da başlıyor. Tüm Avrupa ülkelerinde tarihi yapılarda. İtalyan mimarlarının izi hâlâ görülüyor. Berlin’de çalıştığım Lynar İlkokulu gibi.
Bilimin terk ettiği ülkelerdeki fakirliğin bıraktığı boşluk ve yıkıntılar yıllar sonra bile geri gelmiyor, yeri doldurulamıyor.
Biliminsanları, akademisyen ve gazeteciler için işsizlik, savaş, toplumsal karmaşa, doğa felâketi neticesinde ayrımcılığın, ırkçılığın bulaşıcı hastalık gibi yayıldığı bu dünyada insanca yaşanacak bir ülke bulmak hiç de kolay değil. Bu durumda sıradan insanlar için ise çok daha zor.
İçtikleri kahvenin fincanını bile yıkıyamadan, evlerini geride bırakma zorunda kalan insanlar bambaşka bir ülkede yeni hayatlarına başlar. Acı hatıralarını hafızalarına gömerler. Gelecek nesillerin yüreklerine kin bulaştırmadan temiz yetiştirmek gerekir. Nefret ve düşmanlık duyguları aşılamadan aile, tarihini çocuklarına anlatmalıdırlar.
Kendisinin Alman olduğuna inanan bir çocuk ileride Türk kelimesini negatif bir şekilde duymadan bilinçli yetiştirilip aslını bilmesi öğretilmelidir.
Romanda dördüncü nesil, asıl tarihinde ailede yahudi inancına inanan olduğunu başkalarından duyuyor. Bunun kötü bir şey olduğunu sanıyor.
Aslını değerlendirirken, başkalarının ön yargı ve kararlarından etkilenmeden kabullenmeleri çocuklara öğretilmelidir. Herkes veya çoğunluk gibi aynı olmamanın utanacak bir nitelik sayılmadığı, hatta başka olmanın bir zenginlik olduğu çok geç açıklanırsa, çocuk bunalıma girebilir.
Göçen insanlar genellikle getirdikleri kültür elementleri, geldikleri ülkeninin adet ve gelenekleriyle özümleyerek başka olurlar. Başka, değişik olmak negatif bir olgu değildir,

Hoşça kalın!

Bu konuda okuduğum roman, şahane bir tatil lektürü:
Ayşe Kulin, Kanadı Kırık Kuşlar, Everest Yayınevi 2016,
ISBN: 978-605-185-078-8