Selma Erdal

Tüm Yazıları


İzlenimler

  • 11 Ağustos 2020 Salı



Bir kenti ve halkını tanımanın en kolay yollarından birisidir yolculuk sırasında taksi sürücüleriyle söyleşmek... Onlar kentin bilgi deposudur, canlı belleğidir. Özellikle de Didim gibi son 30 yılda köyden, kente dönüşen ve oldukça hızlı değişim geçiren bir beldeyi siz sormasanız da size tanıtırlar, dünü ile bugünü arasındaki olumlu ya da olumsuz öyküleri anlatırlar.Yerel seçimleri kimin kazanacağına ilişkin en doğru öngörüleri onlardan alırsınız. Beklenen yerli ya da yabancı gezginlerin; kent ekonomisine katkı sağlayıp, sağlamadıklarını da onlardan öğrenirsiniz. Onların varsayımlarının doğruluk oranının yüksekliği karşısında, kamuoyu araştırma şirketlerinin açıkladığı sonuçlar "yaya" kalır.
Kentin merkezindeki alışveriş merkezinin önündeki duraktan taksiye biniyoruz. Bu kez daha önce hiç karşılaşmadığımız sürücünün aracına denk geliyoruz. Yenisiniz sanırım, sizinle daha önce hiç yolculuk etmemiştik diyorum. Yok, yeni değilim, ben yalnızca yazları çalışırım, yılın diğer aylarında da toprağımı işlerim, tarlarımı sürerim, tarımla uğraşırım diyor. Ardından ekliyor:- Sizin buralar var ya... Evlerinizin yapıldığı bu topraklar, işte buralara yıllardır harman makinası girmedi.Soruyorum:- Neden, ne oldu da böyle harman makinaları ve tarım çalışanları yerine, yap-satçıların makinaları ve çalışanları girdi ?...Yanıtlıyor:- Ne olacak; hepsi topraklarını sattılar.Sonra ne oldu diyorum ve soruma kendim yanıt veriyorum:- Tarlaların paralarını yiyip, bitirdiler mi?... Şimdi ne iş yapıyorlar ?...Küçümsemeyle, acıma arasında gidip, gelen bir ses tonuyla diyor ki:- Paraları çoktan bitirdiler. Tarlalarının yerine yapılan konutlarda şimdi "kapıcı" duruyorlar.
Bu sözlerin ardından anılarıma düşüyor Bursa'nın Görükle beldesi...Önceleri tütün ekilen topraklarda, Amerikan'ın baskısı sonucu tütün üretimi yapılmasının yasaklanmasının ve yapılaşmaya açılan topraklara Uludağ Üniversitesi'nin yerleşkesinin kondurulmasının ardından; daha önceleri köy konumunda olan yörenin tüm toprakları yap-satçıların eline geçiyor. Ceplerine paraları dolduran dünün tarım üreticisi, bir anda ne oldum delisi tavrında paraları eğlence yerlerinde harcıyor. Bugün çoğunluğu yoksulluk sınırında yaşam savaşı veriyor.Ne yazık ki Didim ya da Görükle gibi daha önceleri tarım topraklarının talan edildiği, yapılaşmaya açıldığı pek çok yer, yöre var ülkemizde... Ve halkımız günden, güne daha da yoksullaşan bir durumda... Ama ülkemizin egemenleri; yok olan tarımsal üretim (kuşkusuz fabrikaların kapılarına vurulan kilitlerle endüstriyel üretim de) nedeniyle yoksulluğa sürüklenmemize karşın, toz pembe düşler görüyorlar, uçuşa geçmiş ekonomi düzeyinden (take off aşamasından) söz ediyorlar, köprünün başında söylediği yalana, köprünün sonunda kendisi de kanan yalancılar gibi...Üstelik şu küresel salgın döneminde; dışa bağımlı olmanın handikapları bir kez daha serilmiş olsa da gözler önüne, onların gözleri kör bakıyor gerçeklere... Nasıl ki savaş döneminde ülkeler özkaynaklarının varsıllığına göre ayakta kalırlar, utkuyla çıkarlar savaşlardan... işte bir çeşit savaş olarak değerlendirebileceğimiz küresel salgına karşı savaşım verirken de her ülke özkaynakları ne denli çoksa, salgının yıpratıcı, yok edici etkisini daha kolay atlatıyorlar.. Yok, yokluk, yoksulluk sözleriyle başlayan tümceler kurmuyorlar. Ama ülkemiz, halkımız; küresel salgının yaydığı can korkusu yerine, açlık korkusu yaşıyor. Çünkü pek çok besin maddesi ya da hammaddesi; yıl boyunca Güneş'le dans eden Anadolumuz'un topraklarından değil, yabanın tarlalarından geliyor sofralarımıza... Sorarsanız softalarımıza "elhamdülillah karnımız tok, sırtımız pek" ama gerçekten de öyle mi acaba?... Kuşkusuz cüppeyi, sarığı giyenlerin pek çoğunun ülkemizin "gönenç" pastasından büyücek parçalar kaptıkları kesin ama ya diğerleri?... İşsiz, aşsız, umutsuz kalanlar... Yarına yönelik endişeler, korkular, kaygılar eşliğinde; yaşam savaşı vermek için çabalayanlar... Onları umursayan var mı?...
Geçtiğimiz Pazar günü Miletos müzesini geziyoruz. İsa'dan çok öncesinde bu topraklarda yaşamış insanlardan kalan bulgular, buluntularla donatılmış olan müzede sergilenen ne varsa; neredeyse hiç değişime uğramadan, gelmiş günümüze... İnsanlar bugünlerde olduğu gibi o günlerde de öncelikle düşmüşler barınma ve beslenme derdine... Mutfakta çalışan kadınlar, günümüzde de aynı... Her ne kadar halk arasında "kadınlar hamamı" diye bir deyim kullanılsa da erkeklerin hamam sefası bile o günlerden günümüze değişmeden gelmiş. Tarımsal üretimde kullanılan araçların mantığı da değişmemiş, kullanılan kap, kacakların biçimi de... Hele ki ülkenin ve yöneteninin gücünü simgeleyen para ya da eski adıyla "sikkeler" dünden, günümüze aynı önemle varlıklarını sürdürmekteler. Lüks ve gösterişin "alamet-i farikası" mücevherler, takılar, süs eşyaları... Gerçekten de dünkü insanla, bugünkü insan arasındaki tek farkı; günümüz insanlarının tüketim alışkanlıkları belirliyor. Doymak bilmezlerin, doyumsuzların çağında insan; daha çok, her geçen gün daha çok tüketiyor, yok ediyor, bitiriyor her ne varsa... Tarla, toprak, arsa... Ve yıllardır harman makinası girmeyen bu topraklarda, kim bilir belki de yarınlarda; "açlıktan, kıtlıktan yok olanlar" için müzeler açılacak, yok olan "sözde" uygarlığımız adına...Sonuç olarak; uçurumun dibi de karanlık, tünelin ucunda da bir ışık yok. Ve sofralarda ilk çağlardan beri aynı çatal, aynı tabak, aynı kaşık ama içinde içinde aş yok!...