Selma Erdal

Tüm Yazıları


Havadan, Sudan Sözler

  • 04 Kasım 2018 Pazar


Çocukluğumuzda şarkılar öğretirlerdi bize... İşte onlardan biri:
Küçük asker küçük askerN'apıyorsun bana gösterTüfeğime bakıyorum palaskamı takıyorumKasketimi giyiyorum ben kışlama gidiyorum
Bu şarkının kızlar için yazılmış sözleri de vardı:
Küçük Ayşe küçük Ayşe Napıyorsun bana söyleBebeğime bakıyorum ona mama veriyorumGülyüzünü öpüyorum ona ninni söylüyorum...
Oysa günümüzde; küçük askerler "bedelli" parasını toparlayıp, askerden muaf olmanın derdinde...Küçük Ayşeler de gününü gün etmenin peşinde, nasılsa "tüp bebek" ve de "yumurta saklama" yöntemiyle menopozda bile çocuk doğurtuyorlar kadınlara...Ve onlar da diyor ki;-Vur patlasın, çal oynasın yaşamak varken; girilir mi hiç sıkıntıya?...


1968 yılı tüm dünyada gençlik eylemlerinin başladığı güzel günlerdi...Ve 70'li yıllar da özgürlüğün altın çağı diye anılır...İşte bir kez daha 70'li yıllarda yaşanan özgürlüğün altın çağı, yeniden gelmiş günümüze...Öyle diyorlar...Kimler mi?...Yok canım siyasetçiler değil, elbette ki modacılar...Çünkü 70'li yılların giysileri, renkleri, deri paltoları, kocaman gözlükleri, yeniden moda olmuş...İnternet ortamında sanalda yaşamağa, mutlu ya da mutsuz olmağa alıştırıldık ya...İşte moda da özgürlük duygusunu bizlere yaşatmağa istekli, eğer tüketim toplumunun bir bireyi olarak düşersek onun tuzağına...Modacılar eliyle 70'li yılların özgürlük ortamını duyumsamak garanti...Şeker yerine, mısır şurubu ile mutlu olan damaklar...Gerçek kadınlar yerine, silikonlu dilberlere tutulan ahmaklar... Bilginize sunulur...

Çağımızın yaşam koşullarının getirdiği türlü, çeşitli sayrılıklar var...Bedensel olanlar hekimlerin denetimi altında sağaltılabilir; eğer dinlerseniz onların sözlerini, uygularsanız önerilerini...Ve bir de kendi, kendinize sağaltabileceğiniz sayrılıklar da var...İşte onlardan biri; procrastination... Bunun Türkçesi; yapılması gereken işleri erteleme sayrılığı ya da alışkanlığı...İşte bu sayrılığın sağaltımı kendi istencimizde, irademizde, ellerimizde...Nasıl mı?...Televizyondan, telefondan, internetden uzaklaşmak...Sonrasında da gelsin okunacak kitaplar, yazılacak yazılar, gezilecek sokaklar, yüzyüze söyleşecek dostlar, kaynasın kahveler, demlensin çaylar...Görün bakın nasıl da mutlu gelip, geçecek günler, aylar...

Beşeri Kaynaklar Sermayemiz...Yükselen yeni nesil...GDO'lu beslenmeyle embesil...Dinini bilmez ama dindar, halkından nefret eder, kendisi gibi olmayana kindar..Konuşduğunda ağzından yalnızca 2 söz çıkar...ATIYORUM ve AYNEN...Bir de her sorunu çözmüş, bütün işlerin üstesinden gelmişçesine özgüvenli...Ne iş olursa yapar, sıkıntı yok abisi...
Sıla'nın üzerinden hasıla sağlayanlar...Sıradan kadın; kocasından şiddet gördüğünde akıl verirler, şikayet et, evden uzaklaştır, boşa diye...Ama kendilerine gelince sıra; entel dantel geçinen şarkıcı Sıla...Daha önce şiddet gördüğü gerekçesiyle ayrıldığı sevgilisine geri döner, ama yine dayak yer...Herkes onun yanıdadır, arkasındadır; şarkıcının yediği dayak memleket meselesi olur...Ama sıradan ev kadını, bir lokma bir hırka koca ekmeğine bağımlı kadın dayak yerse; kesinlikle kadındadır kusur. Neden kocasından ayrılmadığı , boşanmadığı için...Hele bir de onu bağışladıysa "kocamdır sever de,döver de" diyerek ki ne de olsa kocası onun veli nimetidir...Kimse bu kadının yanında, yöresinde, yakınında durmaz; hatta şom ağızlılar konuşmadan durmaz "hayvan gibi dayak yediği kapıya gidiyor" bile derler yoksula, yoksuna...Ama iş entel-dantel geçinen şarkıcı kadına gelince; ülke kalklar ayağa...Gündemin en ön sırasına geçer;show dünyasının dilberinin dayak sorunsalı...Donan askerleri; Sıla'nın derdine düşen ümmet-i magazin çokdan unutdu...Bu ülkede artiz takımından olmak varmış da...Treni kaçırdık; küçük burjuva değerlerimizle yaşam kavgası verirken...Yazık ettik kendimize...Ah bilmem ki nasıl vurmalıyız dizlerimize?...

Havadan, sudan demişken; neyse ki Didim'in havası temiz, suyu kireçli olsa da mikropsuz...Buna da şükür diyelim; kendimizi avutalım...