Selma Erdal

Tüm Yazıları


Günün Sözleri

  • 03 Aralık 2019 Salı


*Kimden yana?...
Ortalık harman yeri; her şey ve herkes bir yerlere savruluyor, dünyanın efendilerinin istenci doğrultusunda, sabanın ucundaki buğday başakları gibi... Her Tanrı'nın gününde "acaba ondan yana mı olmalıyız, yoksa diğerinden mi yana?" tartışmaları sürüp gidiyor yılardan beri... Ama hiç kimsenin aklının işi değil; Kemal ATATÜRK'ün amaçladığı gibi tam bağımsız bir ülke, egemen bir ulus ve tüm dünyada "yurtda barış, dünyada barış" ilkesi...
Dolayısıyla sürekli tartışmalar yapılıyor "Ülkemiz acaba hangi trenin kompartmanına binmeli?" sorgulamaları eşliğinde... Kimisinin değerleri kapitalist düzenden yana, Trump Aga tarafında çarpıyor yürekleri ve kimileri için de varsa, yoksa Putin ki onlara sorarsanız kesinlikle devletimiz Putin'le aynı yolda yürümeli...
Biliyoruz özellikle bir dönem LENIN aşkıyla yanıp, tutuşanlar, bugünlerde pek istekliler PUTIN'in elleriyle okşanmaya...Oysa bakın uzun yılar öncesinden neler anlatıyor Attila İlhan amca?...
Günlerden 15.Ağustos.1998...
Attila İlhan; TRT2'de, ZAMAN İÇİNDE BİR YOLCULUK'da diyor ki;
-El, elin eşeğini; Türkü çağıra, çağıra arar...
Neden söylüyor bu atasözünü değerli insan Attila İlhan?
Kurtuluş Savaşı'nda, Sovyetler vaad ettikleri yardımın ancak yüzde 10'unu yerine getirmişler de ondan...
Ayrıntıya girmeye gerek var mı?... Yabana güvenmekle olur mu?... Ah ne yazık ki günümüzde; dışa umut bağlayanlara, tarihten alınması gereken dersleri anımsatacak, onları uyaracak Attila İlhan ve onun gibi değerler artık yok. Kim bilir aramızdan ayrıldığından beri, kuşkusuz Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarıyla birlikte nasıl da kaygıyla izliyordur ülkemizi, ulusumuzu?... Nasıl da kaygıylanıyorlardır; hesapladıkça yedi düvele olan dış borcumuzu!...

* Didim
Bugünlerde İstanbul dolaylarında, araç yoğunluğunun ve serinleyen hava nedeniyle yakılan kalorifer ve sobaların kirlettiği havadaki zehirle ciğerlerimize yüksek dozda karbonmonoksit stoklarken, "ah Didim, ah!" diyoruz. Bu "ah"ları yalnızca Didim'in havası için mi çekiyoruz?...
İçerenköy taraflarında konuşlanmış ve en çok on yaşlık geçmişi olan ve buradan da Tuzla taraflarına taşınacak olan İstanbul'un Asya kıtasındaki SEBZE-MEYVE HALİ'nin yanından geçiyoruz. Günlük sebze-meyve fiyatları; dev bir ekran (Türkçesi yansı) aracılığıyla paylaşılıyor ve yoldan geçerken de kolayca okunuyor halk tarafından...Ve o fiyatlar Didim pazarındakilerle karşılaştırılınca; uçuyor, uçuyor. Beni en çok ilgilendiren de limon fiyatları; çünkü ben "tatlıcı-tuzlucu" değil, "ekşici-acıcı" bir damak tadını edinmişim. Acısız yemek yemem ama limonsuz ne çay içerim, ne de su...
Fiyatları okuyorum; Didim'de pazardan geçen aya kadar en çok 3 Türk Lirası'na aldığımız, ancak bugünlerde kilosu 5 Türk Lirası'na ulaşan "ufacık fıçıcık, içi dolu turşucuk" diye bilmecesi/bulmacası bile olan limonun kilosu 10 Türk Lirası... Elbette domatesin, biberin de HAL fiyatları almış başını gidiyor ama benim için en önemli ve önceliklisi limonun fiyatı, neden Didimli olmalıyız sağ oldukça sorusunun yanıtını veriyor. Ara, sıra gelsek de İstanbul'a, artık "aman tez günde dönsek Didim'e" der olacağız bu gidişle, İstanbul'daki saymakla bitmeyecek kadar çok sayıdaki olumsuzlukla didişmek yerine...
Bir de o belediye otobüsleri; gerçi otobüslerin ne suçu, ne günahı var ki?... CHP'li İMAMOĞLU Başkan olmasına oldu da... Otobüslerin sürücüleri; sanki hiç değiştirilmemişler, her birisi AKP dönemindeki "trafik canavarları"nın tıpatıp aynısı, birebir benzeri... Ne yayaya saygıları var, ne de binek araçlara... Karayollarında Ölüm Meleği ile kolkola gezen kamyon ve tır sürücüleri gibi, onlar da kentiçi trafiğinde çağrı çıkarıyorlar trafik kazalarına...Ne ışıklara özen gösteriyorlar ne yaya geçitlerini kullanan sürücülere saygı... AKP yerel yönetimi döneminde, belediye otobüsleri sürücüleri nedeniyle yaşadığımız korku ve kaygı; sürdürülebilir bir duygu, sayelerinde...
Başkan İMAMOĞLU; onları bir düzene sokup, gerekli buyrukları verse... Sanırım pek yerinde olacak, yoksa bu gidişle İstanbul'a bahar zor gelecek!...

* Sosyal Media
Bilindiği gibi yazılı, sözlü ve görsel basın-yayın organları ki küreselleşme bağlamında yapılan yeni tanımlamalar sonrasında; onların genel adı MEDIA... Ve MEDIA; geçtiğinden beri; holdinglerin, kocaman patronların, sermayenin eline... Dini, imanı, ırkı, milliyeti, vicdanı ve de cinsi, cibilliyeti olmayan bu şirketler; "hep bana, rab bana...ne varsa dolsun kasama" diyerek yandaş, candaş, paydaş olduklarından beri ülkeyi yöneten egemenlerle... Nasıl ki "yasama-yürütme-yargı" toplandı tek elde... Dördüncü erk MEDIA da takıldı onların peşine ve dünyada eşine ancak dikta rejimlerinde gözlenebilecek bir biçimde; bağımsızlığını yitirdi. Neyse ki pek çok konuda sürekli eleştirdiğimiz küreselleşme kuramı bağlamında, "küresel iletişim ağının ürünü" internet sayesinde, "sözde" demokrasi platformu olsa da "sosyal media" olarak tanımlanan oluşumla birlikte halkın sesi yükselmeye başladı haksızlıklar, olumsuzluklar ve yanlışlıklar karşısında... Dolayısıyla bu durumda bir soluk alma olanağı sağlamış oldu; sokaktaki adama, sıradan yurttaşlara...İşte bu nedenle diyoruz ki:
- Yaşasın DÖRDÜNCÜ ERK SOSYAL MEDIA!...
Susturursanız basının sesini, kırarsanız kalemlerini, kameralarını, mikrofonlarını... Sosyal Media ile alırsınız yanlışlıklara karşı eleştirel yaklaşımları, yakınmaları ve yanıtları...
Dialektik kuram ne der?...
-Yokluk uzuv yaratır.
Basın yandaş olursa seçeneği/alternatifi bulunur. Öyleyse yineleyelim bir kez daha:
- Çok yaşasın SOSYAL MEDYA!...