Ferhan Ercan

Tüm Yazıları


Gelişmek için

  • 30 Ocak 2018 Salı


Dünyada tek başına olmadığımızın bilincindeyiz. Bizim dışımızda yığınla ülke var. Bu ülkeler arasında dayanışma olduğu gibi, yarışmada var. Bu doğal yarışta her ülke kendi olanaklarını en iyi şekilde kullanarak küresel gelişme yarışından kopmamaya çalışmaktadır.
Gelişmeye ilişkin çabaların kapsamında her şeyi önceleyen planlanmış eğitimler var. Aynı kapsamda dayanışma var, yurtseverlik var, ülkü birliği ile birlikte sevecenlikler var. Tüm gelişmelerin tabanında inanmak var, bu ideallerine inanmaktır. Öteki türlü inanç, tapınma temellidir. Dincilikle milliyetçiliğin iç içe geçtiği nokta burasıdır. Her ikisinin de çağ dışı kalmaları bu nedenledir.
İnanmak, tapınmak sadece biat etmektir. Biat etmek özünde kendini tutsak etmektir. Değişimine, gelişimine, konum atlamasına(sıçrama) ve pozitif farklılaşmasına kendi eliyle engel olmaktır. İşte bunun adı kulluktur. Kul almaz, sadece verileni alır. Kul, istendiği biçimde üretir(tekrara dayalı sıradan üretim) ve yaratmaz. Bu yaratamama hali kulluktur, köleliktir ve esarettir(!) Bu hal yoksulluktur, yoksunluktur, örgütsüz lüktür, işsizlik ve çaresizliktir. Oysa üreterek yaratanların ayrıca bir yaratıcıya gereksinimleri yoktur.
Milliyetçilikle yurtseverliği bir birine karıştırmamak gerek. Yurtseverlik iradi bir tercih iken, milliyetçilik bir nevi bakar körlüktür. Milliyetçi fanatizme sapmadan, inanç dogmalarını temel almadan; gelişmiş olan ve gelişmekte olan ülkelere bakmalıyız. Bu ülkelerde çağdaş eğitimin, demokrasiye sahip çıkmanın ve her koşulda temel hakları gözetmenin yaşama geçirildiğini görürüz. Bu ülkeler laik ve demokratik ülkelerdir. 7Milyarlık dünya nüfusunun 1.7 milyarı Müslümanlardan oluşmaktadır. 57 Müslüman ülkesinin üretimleri ve varlıkları toplamı Japonya’nın ve Almanya’nın üretim toplamlarına ulaşmamaktadır. Bu olgu bize çağdaş ve demokratik eğitimin önemini ve gerekliliğini göstermektedir. Eğitimde, bilimde, teknikte ve sanatta yeterli olmayan insanların, toplulukların ve devletlerin varlığından söz edilebilir ama, özgürlüklerinden ve üretkenliklerinden söz edilemez.
Değişmez ve durağan bir bakış ve ön kabulle değişimleri yakalamak olanaksızdır. Durağanlık değişmezliği işaret eder. Her gelişme bir olumlu farklılıktır. Farklılaşabilmek ise her koşulda değişimdir. Değişimi yok sayarak veya yadsıyarak gelişmek olanaksızdır. Çünkü her değişimin temelinde farklılaşarak gelişmek var. Değişmezliği sürdürmek babası gibi kalmak ise, değişimden yana olmak çocuğu gibi olmaktır. İstenir olan yaşamın her alanında değişimden yana olmak ve olanakları ölçüsünde değişimlere katkılar sunabilmektir.
Çok farklı inançların olduğu ve inançlarını özgürce yaşayan insanların(laiklik) yaşadığı ülkeler, kalkınmaya öncülük eden ülkelerdir. Hukukun üstünlüğünü benimseyen bu ülkeler vatandaşlarının temel haklarına saygı duyduklarından fırsat eşitliği uygulanır ve kayırma olmaz. Yalan, dolan, hırsızlık, yolsuzluk olmaz. Bu gibi suçlar işlendiğinde de hak ettikleri cezaları alırlar. Bu o ülkelerde yaşayan insanlar için en büyük güvencelerden biridir.
İnanç temelli yaşantı kuralları yaşamı açmazlara sürüklüyor. Değişmezlikler ve güncellenemeyen şeyler; değişimin, gelişimin ve normal yaşamın engelidir. İnanç kişiselleşince birey özgürleşir, tersi bir gelişme yaşandığında inanç toplumsallaşarak ideolojiye dönüşür. İnanç ideolojiye dönüşünce yaşamın her alanını belirlemeye başlar. Bu yönetimlerin, bireylerin yaşantısına müdahale etmesidir. Yaşamına müdahale edilen kişi hiçbir zaman özgür olamaz.
İdeolojik inancın eğitime müdahale etmesi halinde sadece itaat eden kullar yetiştirilebilir. Bu seçenek otoriter yönetimlerin öncelikli tercihlerindendir. İtaat eden, kabullenen ve istenenlerin dışına çıkmayan yığınlar, en kolay yönetilen konumundadırlar. Yönetenler, yönetilenlerin üretkenliğini ve yaratıcılığını yok ederler sırf kendi konumlarını korumak için!