Ferhan Ercan

Tüm Yazıları


Faturayı kim öder?

  • 05 Eylül 2018 Çarşamba



Yasaların egemen kılındığı, yargı bağımsızlığının olduğu demokratik bir ülkede, faturayı kimin ödeyeceği sorusu sorulmaz. Faturayı kimin ödeyeceğini konu ile ilgilenen herkes bilir. Burada söz konusu olan şey öngörülebilirliktir. Öngörülebilirlik yaşama ilişkin her alanda güvenilirlik anlamına gelir. Mal güvenliği, can güvenliği, inanç ve ibadet özgürlüğü, yaşamın önde gelen vazgeçilmezlerindendir.
Ekonomik krizden çıkabilmek için toplumun her kesiminden güçleri oranında katkı sunmaları beklenebilir. İktidar amaçlarını gerçekleştirmek için toplumsal taban oluşturmak için öncelikle kendi zenginlerini yarattı. İktidar gücü ile ülkenin kaynakları bu doğrultuda kullanıldı.
İktidarın tasarlayarak yarattığı zenginlerin azımsanmayacak bir kısmı, varlıklarını kendilerince güvenli gördükleri ülkelere(Arap ve öteki Müslüman ülkeler değil) aktardılar. 81 milyonluk ülkede nüfusun %1’i(880 bin kişi) hayal edemeyecekleri zenginliklere kavuştular.
Yanlış yönetim ve ya iyi yönetememekten kaynaklanan sorunlar nedeniyle ülke uçuruma doğru sürüklenirken, “yastık altı” yardımı talep edilmiştir. Oysa bu kesim öteki kayrılanlar kazanırken soyulanlardı. Şimdi bunlardan yardım istemek hiç anlamlı ve tutarlı gözükmüyor. İktidar kimin kazandığını ve ne kadar kazandığını biliyor. Asıl yardım istenmesi gereken kesim onlardır. Bu noktayagelişimizin nedeni de yönetimde olanlardır.
“Çok yakında “başka çare yok” denilerek, halkın önüne çok ağır bir kemer sıkma reçetesi koymaya kalkacaklar. Bunu yaparken, kendi saltanatlarından, dayandıkları rantçı sermayenin çıkarlarından taviz vermedikleri gibi, sermayenin var olan borçlarını da çeşitli ayak oyunlarıyla “kamulaştıracaklar.” Ülke büyürken, kazanırken, “hep bana” diyenler, birden “bir olduğumuzu”, yükü “mecburen” birlikte sırtlamamız gerektiğini söyleyecekler.
Lafı hiç uzatmadan açıkça söylemeliyiz: Faturayı, hasarı ortaya çıkartan siyaset ve onun rantçı ortakları ödemeli. Bu fatura ortaya çıkarken yok sayılan, ezilen, sömürülen yüzde 99 değil... Şimdi yapılması gereken, ücretlerin reel olarak düşürülmesi değil, bilakis başta asgari ücret olmak üzere tüm ücretlerin enflasyon oranında artırılmasıdır. Aynı anda vatandaşın kullandığı yollar, köprüler, hastanelerin fiyatları TL’ye çevrilmeli, kaynak ihtiyacı rantçı sermayenin vergilendirilmesiyle karşılanmalıdır.”(Selin Sayekböke)
Selin Sayekböke’nin çözüm önerisini benimsiyorum. Sorumlular kim ise, çözümü yükümlülüğü onlara ait olmalıdır:
“Çözümsüz değiliz. Kırk katır mı kırk satır mı, seçmek zorunda değiliz. Nasıl ki sermayenin kendi çözümü varsa, halkın da, emekçilerin de kendi çözümü olmalı. Halk olarak krizin faturasının zamlarla, vergilerle, düşük ücretlerle bizim omuzlarımıza yüklenmesine karşı çıkmalıyız. Ancak şunu unutmamalıyız ki, karşımızda iktidarıyla, sermayesiyle örgütlü bir güç var ve bu gücün karşısına tek tek bireyler olarak değil, ancak halk olarak, emeğiyle geçinenler olarak, hep beraber, omuz omuza çıkarsak sesimizi duyurabiliriz, ancak böyle kazanımlar elde edebiliriz. Bu yüzden sendikalı değilsek sendikalı olalım, örgütlü olmaktan korkmayalım, bizim gibi düşünen insanlarla konuşalım, gidişatı anlatalım, dayanışmayı büyütelim, muhalif medyaya destek verelim, omuz omuza olmaktan, yan yana durmaktan ve birlikten kuvvet doğduğunu unutmayalım.”(F.Y)