Ferhan Ercan

Tüm Yazıları


Faturayı kim öder?

  • 16 Ağustos 2018 Perşembe


Fatura, bir iş veya işlemin ederini belirten belgedir. İş veya işleme konu olan şeyin iki taraf arasındaki uzlaşısı fatura ile somut hale getirilir. Fatura kanıt özelliği taşıyan bir belgedir. Anlaşma, sözleşme ve uzlaşma gibi anlatımların en zayıf halkası uzlaşmadır. Uzlaşma, irade beyanının özgür iradi beyanı kapsadığı söylenemez. Çek, senet veya sözleşme belgelerinde tarafların gücü belirleyici olur. Çünkü bu tür işlemler denk güçler(eşitler) arasında olmayabilir. Genellikle taraflar denk olmaz. Fatura güçlünün(egemenin) hak ve yetkilerini kanıtlarken, görece güçsüzün sorumluluk belgesi olarak işlem görür.
Genellikle faturayı kim öder? İradi olarak yapılan işlemlerde gündeme gelen al-ver belgesinde tarafların rızası söz konusudur. Bunun dışında kalan açık veya örtük işlemlerde faturayı ödeyenler ; güçsüzler, zayıflar, yaşlılar, çocuklar, kadınlar, yabancılar ve azınlıklar öder(!) Küresel dünyada gelişmemiş devletler ve demokratik olmayan ülkelerde muhalefet faturayı öder. İstenmeyen, beklenmeyen veya haksızlık içeren faturaların ödetilmesi veya ödetilmek istenmesi, toplumsal kırılmalara neden olur.
Yönetenler, kendi çıkarlarını ülke çıkarıymış gibi bir algı yaratmada uzmanlaşmışlardır. Vatandaşların azımsanamayacak bir kısmı “ sus payı” ile yetindiklerinde; beklenmeyen ve istenmeyen durumlar ortaya çıkabilir. Sınıflı toplumlarda fatura ödeme görevi emekçilere aittir. Çünkü alıştırıldığımız biçimde, kriz anında devlet eliyle öncelikli olarak kurtarılacak olan sermayedir. Emeğin, kurtarma listesinde yeri bile yok! Sendikacı Serkan Öngel’in önerisi şöyle:
“Krizin maliyetinin kamuya yıkılmasının önüne geçilmelidir. Kamu kaynaklarının, şirketlerin borçlarının üstlenmesinin önüne geçilmelidir. Ekonomik çalkantının maliyeti ve şirketlerin risklerinin toplumsallaştırılması uygulamasına son verilmelidir. Kârlar sermayeye zararlar kamuya” zihniyetinin bu süreçte bir kez daha hortlamasına izin verilmemelidir, krizin faturası emekçilerin sırtına yüklenmemelidir. Şirketlerin iflası halinde, üretim ve istihdamın devam etmesinin koşulları aranmalı ve farklı kolektif mülkiyet biçimleri altında emekçilerin yönetim ve denetimde etkin kılınması sağlanmalıdır. Bunun koşulları olmadığı durumlarda işçilere hem istihdam olanakları konusunda hem de mali hakları konusunda öncelik verilmelidir. Gelir adaletsizliğini derinleştiren mevcut bütçe uygulamalarına son verip, halkın bütçe tercihlerinde söz sahibi olduğu katılımcı bir bütçe anlayışı benimsenmelidir.”(Serkan ÖNGEL, BİRGÜN)