Ferhan Ercan

Tüm Yazıları


Ermeniyi dövdürtmemeli

  • 07 Eylül 2018 Cuma


Bu anlatıyı daha önce bir yazımda kullanmıştım. Hangi yazımda kullandığımı bilseydim, kendimden alıntı yaparak devam edebilirdim. Aynı konuyu ikinci kez yazmak pek hoş bir durum değil. En ufak farklılıklar bile sorun yaratabilir. Bu nedenle bir başka yazarın yazdığını tercih ettim:

“sarkis çerkezoğlu'nun "hatırlıyorum" kitabındaki bir hikaye.

üç arkadaş var. bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. biri türk, biri kürt, diğeri de ermeni. ermeni olanın hristiyan olduğu giyinişinden anlaşılıyor. sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. etrafta su yok. bağların olgun zamanı. "iki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın," diye bir bağa giriyorlar. bağın sahibi bir türk ama onu görememişler. "kaç paraysa veririz," diyerek yemeye başlamışlar. bu sırada bağın sahibi gelmiş. bakmış üç kişi üzümünü yiyor. fena kızmış ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş. birine bakmış, kıyafetinden ermeni ve hristiyan olduğu belli. diğerine bakmış, konuşmasındaki aksanından kürt olduğunu anlamış. üçüncüsü de türk.
dönmüş ermeni'ye, "bak bu adam türk, yesin malımı. benim kanımdandır. helali hoş olsun. bu da kürt'tür ama din kardeşimdir. sen niye yiyorsun benim üzümümü?" demiş. bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen türk ve kürt'ün hoşuna gitmiş. adam, ermeniyi bir güzel dövmüş. kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış. bağ sahibi biraz sonra kürt'e dönmüş. "müslüman'sın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o türk'tür. kardeşimdir, sen hainsin" diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış. bu durum türk'ün hoşuna gitmiş. biraz sonra türk'e dönmüş ve "türk de olsan, kandaşım da olsan benim üzümümü yiyemezsin, bu üzüm benim kimseyle paylaşmam" diyerek türk'e de vurmaya başlamış. türk de yumrukla yere yuvarlanınca kürt'e dönmüş ve "biz," demiş "başta ermeniyi dövdürmeyecektik".
Aymazlığımız, duyarsızlığımız ve “ bana neciliğimiz” sorunlardan gereken dersleri çıkarmamıza engel oluyor. Haklı olduğumuz zaman, kendimize saygının gereği olarak kimden ve nereden gelirse gelsin mutlaka karşı çıkmamız gerekir. Çünkü haksızlığın kimden geldiği değil, önemli olan onun kendisidir. Gerektiği zaman gereken tepki gösterilmelidir. Haksızlık başkasına yapıldığında haksızlık olmaktan çıkmaz. Tepki gösterilmezse yapılamaz ve bir daha da yapılmaya kalkışılmaz.
Geçtiğimiz süreçte, Ermeni’yi dövdürmeme halleriyle karşılaşıp tepkisiz kaldığımız yığınla örnek var. Her tepkisiz kalıştan sonra daha kötü hallere düştüğümüzü gördük ama, gereken dersi bir türlü çıkaramadık.
Yargının Fetöcülere teslim edilmesiyle sonuçlanan Anayasa referandumu yaptırılmamalıydı. Birden çok soru soruldu fakat, tek cevap istendi, oysa her soru başlı başına yaşama ilişkin alanları ilgilendirmekte idi. Referandumunu yapılma biçimi antidemokratikti. O referandum sonucunda yargı görece bağımsızlığını yitirdi.
2016 Anayasa referandumu da demokratik olmaktan çok uzaktı. Devlet olanaklarıyla propaganda yapılıyor ama, muhalefete hak tanınmıyordu. Bu yetmezmiş gibi, oyun içinde kural değiştirilerek “evet” tercihinin kazandığı ilan edildiğinde sonuçlar kabul edilmemeliydi. Yani, o oylama ile Ermeni tekrar dövdürüldü.
2018 seçimi her yönüyle demokratiklikten çok uzaktı. Muhalefet partileri devlete karşı seçim yürütmeye çalıştılar. TRT sadece iktidar partisinin özel televizyonu gibi hareket etti. Devletintüm kurumları iktidarın hizmetinde hareket ettiler. Sonuç her yönüyle şaibeli olmasına karşın; halkın haklarını savunması gerekenler gereğini yapmadılar. Yani, bir kez daha sadece Ermeni’yi, Kürt’ü dövdürtmeklekalmayıp, kendimizi de adamakıllı dövdürttük(!)