Ferhan Ercan

Tüm Yazıları


Elden çıkarılan varlıklarımız.

  • 10 Temmuz 2018 Salı


Demokratik bir ülkede halka ait olan varlık ve kaynakların mülkiyetinin(özelleştirme) değiştirilmesini anlamakta güçlük çekiyorum. Kendi kendine yetebilen bir ülke, üretebileceği şeyleri dışarıdan döviz ile alıyor ise; orada mutlaka çözülmesi gereken sorunlar var demektir. Herhangi bir ürünün fiyatı üzerinden ithalat tercihinin yapılması en son başvurulacak bir seçenek olmalıdır. Ürünün ülkede üretilmesi çok yönlü fayda (sosyal fayda)sağladığı için tercih önceliğine sahiptir.
Fiyat karşılaştırılması sağlıklı bir yaklaşım olmadığı için, fiyatı nedeniyle bazı ürünlerin üretilmemesi fayda yerine zarara neden olur. Sonra da soğanı, patatesi, eti, samanı vs. dışarıdan döviz ödeyerek almak zorunda kalırız. Böyle bir politik yaklaşım her koşulda ülke emekçilerinin aleyhinedir!
“….dünyanın hiçbir yerinde sermaye sınıfı “kendiliğinden” demokrat olmaz, demokrasi talep etmez. Demokrasiyi bugünkü haline getiren, sözü edilen ülkelerin işçi sınıflarının, emekçilerinin, halklarının mücadeleleri olmuştur. Burjuvazi dünyanın hiçbir yerinde hiçbir demokratik ya da sosyal hakkı kendiliğinden kabul etmemiş, halka durup dururken bahşetmemiş, tüm bunlar toplumsal mücadelelerinin neticesinde gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla Türkiye sermaye sınıfı da, alttan bir basınç olmadıkça ve emekçiler taleplerini örgütlü, güçlü bir şekilde dile getirmedikçe, sosyal ve siyasal haklar konusunda adım atmayacak, demokrasiye değil, kârını nasıl çoğalttığına bakacaktır. Burjuvazinin talep ettiği şey, demokrasi ya da hukuk devleti değildir; burjuvazi mülkiyetinin garanti altında olmasını, özel mülkiyete dokunulmamasını ister. Demokrasi de hukuk devleti de bunun için bir araçtır. Velhasıl, sermayenin demokrasiye ve hukuka bakışını kendi sınıfsal çıkarları belirler.”(Fatih Yaşlı, Birgün)
“Türkiye sermaye sınıfının mensuplarının kendi özel dünyalarında seküler yaşamlar sürmeleri sermaye sınıfını sınıfsal çıkarları adına dinselleşmiş bir Türkiye istemekten alıkoymuyorsa, aynı şekilde mülkiyetleri için talep ettikleri güvence de sermaye sınıfının demokrasi yanlısı olduğu, demokrasi istediği anlamına gelmez; otoriterleşme, grevlerin yasaklanması örneğinde olduğu gibi, gayet işe yarardır sermaye sınıfı için.”(Fatih Yaşlı, Birgün)
Ülke varlıkları, hemen hemen her koşulda bağımsızlığın ve kendi kendine yeterliğin güvencesidir. Kendine ait varlıkları kaybeden kişi veya uluslar, kaçınılmaz olarak bağımsızlıklarını da kaybederler. Özgür birey, maddi ve manevi tüm varlıklarına sahip çıkan kişidir. Özgür olmayan birey kul veya ümmet(biat eden) konumunda olup, sahip olması gereken(doğuştan kazanılan temel insan hakları) varlık ve değerlerden yoksun olan kişidir.
Devlete ait olanlar son belirlemede, vatandaşlarında sahip olduklarıdır. Elindeki varlıkları hangi ad altında olursa olsun elden çıkaran ve elden çıkardıklarının yerine daha işlevsel varlık ve değerler koymayanlar “miras yedi” olarak bağımsızlıklarını yitirirler.
Bir ülkenin varlıklarının kolektif mülkiyeti, o ülkenin halkına aittir. Yabancı veya yerli sermaye bu varlıkların mülkiyetini ele geçirmek ister. Sermayenin bütün oyunları bu kurguyu gerçekleştirmek üzerinedir(!) Bu nedenle bazı ülkelerin yönetimlerinde işlerini kolaylaştıracak yöneticilerin olmasını tercih ederler.
Not: Yazıyı fazla uzatmamak için daha sonra devam etmek üzere burada kesiyor, okurlarıma saygılar sunuyorum.