21 Eylül 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Erol YILDIZ

Erol YILDIZ

Web sitesi adresi:

Perşembe, 21 Eylül 2017 09:42

Babanın malını mı imha ediyorsun

Babanın malını mı imha ediyorsun

Yeni çıkarılan yasa sonucunda zeytin ağaçları yok edilecek. Bunu açık ve seçik ifade ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllarda başlatılan tarımsal çalışmalar sonucunda, zeytin için yasalaşmış bir çok kanun maddesi bulunuyor. Bu maddelerin en önemlisi, zeytin ağacının bakımını yapma gereğidir. Bunu Atatürk neden çıkarmıştır diye şöyle bir düşünmek lazım. Ben elimden geldiğince açıklayayım.

Savaştan yeni çıkmış olan ve henüz fakir bir yaşam sürdüren nüfusun büyük bölümü çiftçilikle uğraşmaktadır. Kısacası ülke bir tarım ülkesidir. Sıkıntıları atlatan bu ülkenin gelişimi tarıma bağlıdır. Bu nedenle Atatürk verdiği talimatlar sonucunda, zeytinin, yararlı ve insan sağlığı için önemini vurgulayarak, zeytin için araştırma enstitüsü kurdurdu. Atatürk’ün erken ölümü bu milletin kişiliğinin elinden alınmasının bence dönüm noktasıdır.

Ölümünden önce çıkarmış olduğu zeytin kanunu sonucunda, zeytinin insan sağlığına olan yararları düşünülerek, üretimini arttırılması yönünde çalışmalar yaptırmıştır. Günümüzde demokrasi getireceğiz diyerek, kilometrelerce uzaklardan gelip bir çok ülkeye müdahale eden ABD, o yıllarda da ortaya koyduğu, zeytin yağı kanser yapar fikrini ortaya atarak, dünyanın en büyük zeytinyağı üreticileri arasında yer alan ülkemize nifak tohumlarını o yıllarda ekmiştir. Halkının geleceğini düşünen bu zihniyet, ABD topraklarında üretilen mısır ve işlendikten sonra çıkarılan mısır özü yağının satışı söz konusudur ve bunu ülkemize göndermek için yaptığı mücadeleyi başarır. İşte bizim ipimizin çekildiği başka bir seçenektir bu. Ortaya atılan ve zeytin yağının kanser yaptığı savsatası sonucunda halkımıza mısır özü yağı yedirilmeye başlar. Aynen dünya sağlık örgütü tarafından röntgen çekimlerinde kullanılan iyonik içerikli ürünlerin vücuttan zor atıldığı hatta kanserojen etki yapabildiği görüşüyle kullanımı yasaklanarak, non iyoniklerin kullanımına geçtiği, fakat gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere ise bu iyonik ürünleri satmaya devam etmesi gibi görülmektedir.

 

Henüz, yeni kazanılan bu ülke toprakları ekonomik açıdan sıkıntı çeken halk ile ancak karnını doyurmaktadır. Atatürk’ün ölümünden sonra, ABD yaptığı teklifler sonucunda Marshall yardımları önerisiyle, ülkemize yardımı sağlayacağını fakat bu yardım sonucunda Türkiye’nin  topraklarında ne üretip üretmeyeceğini de belirlemiştir. Zeytinyağı sağlığa zararlı olduğuna rağmen bize mısır özü yağı satıp, kendisi bizden zeytin yağı almaya başlamıştır. Daha sonra ülkenin en önemli ihracat kalemi olan zeytin yağı, ABD tarafından üretim miktarı kısıtlanmıştır. Perde arkasından devam eden bu ABD emperyalizminin sonucunda insanlar sağlık için en önemli olan zeytin yağı yerine bizlere mısır özü yağı ve margarin yağını kullandırtarak, insanların kısa zamanda kalp damar hastalıklarına yakalanmaları ve obezitenin artması sağlanarak, halkın sağlığıyla oynanmıştır. Margarin fabrikalarının ilk olarak Türkiye’ye gelmesinde de ABD’nin katkıları hiçe sayılmayacak kadar yüksektir. Kısa bir süre önce çıkarılan torba yasayla küçük çapta zeytinlikler imha edilerek, enerji ve turizm alanlarına dönüştürüldü. Günümüzde ise, on ağaç olan bir yerdeki zeytinliklerin kesilmesinde sakınca olmadığı açıklandı. Atılan geri adımlar, kamuoyundan gelecek tepkilerin cevabı niteliğini taşıyor.  Bu yakında yüz, hatta bin ağaca çıkarsa şaşırmayın. Yine ABD’nin ülke üzerindeki baskılarıdır.

Çarşamba, 20 Eylül 2017 14:54

Bu işi aklım almıyor

Bu işi aklım almıyor

Kimin ne söylediğini artık anlayamaz oldum. Biri türkü tutturuyor, öbürü senin söylediğin nağmedir diyor. Memleketin meseleleri mesele olmaktan çıkarıldı ve şahsi çıkarların sandalyeleri koruyacağı duruma dönüştü. Yazık milletin içi gidiyor.

Okullar sonunda açıldı. Çoğu vatandaş keşke açılmasaydı demeye başladı. Bir insan çocuğunun okulu için keşke acıkmaz olaydı der mi? Diyor kardeşim. Bu işler tamamen ekonomi işleri. Adam sıkıştırsa paraya bunu da der, başka şeyleri de. Ülkenin dörtte üçü neredeyse açlıkla mücadele eder oldu. Üretimi olmayan bir ülkede paranın değeri altlarda sürünmeye mahkumdur.

Bu mahkumiyet süre dursun, insanlar adeta diken üzerinde yaşamını sürdürüyor. Bu gün nasıl olacak, yarın ne olur düşünceleriyle tedirgin yaşıyor. Etrafımız terör odakları ile kavrulurken, kurtuluş savaşı öncesinde yaşadıklarımızın aynısı gibi konular karşımıza çıkmış bize bakıyor. Bunlar yetmezmiş gibi, ülkemin içi sanki bilerek oyulmuş vaziyette, yabancıların istilasıyla kafalarımızın içi adeta oyulur gibi her gün sıkıntı ve stresten sanki bir duvar.

İlk öğretim dediğimiz, şimdiki adıyla üç tane dördün ilki olan dört kısmı bile, velilerin ne halt yiyeceklerini düşündüğü zamanın geldiği günlerdeyiz. Ya orta öğretim ne derseniz, o daha farklı bir parayı gerektiren konuda. Ya üniversite durumları ne olacak diye düşünürseniz, zaten yandığınızın resmidir. Çocuğunuzun harçları garibanın bir aylık maaşından fazla. Devletin desteği olan öğrenci kredisi toplasan bir şeye benzemiyor. Ev kiraları baş belası. Yurt desen yeterli sayıda değil. Peki bu öğrenciler nerede kalacak? Bunu hiç düşünen olmadığı gibi, çözüm bulmaya çalışan da yok.

Birileri çıkıyor sanki alay eder gibi, yoksul öğrencilerin otobüslerinin bedava olmasını istiyor. Yoksulluk diye hangi öğrenciyi o yaşta yaftalayacaksınız merak ediyorum. Kim ister bu işin bu şeklini. Öğrencilerin kıyafetlerinin serbest hale getirilmesiyle zaten o çocuklarımızı bilerek sınıflara ayırdınız. Biri Beymen’den giyerken, diğeri pazardan giydiğinde arada çıkan sosyal adaletsizliğe şimdi de otobüs bedeli eklenirse, bakalım bunun ilerideki sonuçlarına kim çare olacak?

Bence olur olmaz şekilde müfredata giren kitapları bedavaya dağıtacağınıza, tüm öğrencilerin, kimseyi ayırmadan, okula gidiş gelişlerindeki harcamaları ya ucuzlatın, yada tam olarak kaldırın. Çocuklar bari bu yaşta eşit olduklarını anlasınlar.

 

Okul kantinlerinde de aynı kural geçerli olması gerekir. Bir rafta pahalı yiyecekler, diğer tarafta ucuz yiyecekler, hangisini öğrenci alıyorsa, işi bitti. Zengin zenginle, fakir fakirle arkadaş olsun diye yapılan bir ayrımdır bunun adı. Olmaz böyle bir ayrım. Ülkemize gelen yabancı bedavadan geçinirken, bizim öğrencilerimizden daha kaliteli yaşamını sürdürüyor. Yakında memleketi tam istila ederlerde siz de rahat edersiniz.

Salı, 19 Eylül 2017 07:30

Bu işin ucu nereye gider

Bu işin ucu nereye gider

Yani maşallah denir bu işe. Teknolojinin en yüksek olduğu bir yıldayız ve gerek Yüksek Öğretim Kurumu, gerekse Türkiye İstatistik Kurumu verilerine girildiğinde oradan bilgi öğrenmek için kesin bir üniversitenin istatistik lisans bölümünden diplomanız olması gerekiyor. Yoksa senin hiç haddine değil bu işi çözmek. Neden böyle yapıldığı konusunu söylememe gerek yok sanırım. Bu işin aslını vatandaş anlayıp da ne yapacak. Başka işimi kalmadı da şimdi onun ağız konusunu dinleyecekler. Boş verin gitsin demekten başka bir şey kalmıyor ortada. Ondan sonra istatistiki bilgileri çöz çözebilirsen, anla anlayabilirsen. Diyeceksiniz ki sen anladın mı? Ben de anlayamadım ama anladığım şu; bu sene de öğrenciler beklediğini bulamadı. Sınava girecek argümanlardan yoksun kaldı. Nedir bu argüman meselesi çok açık. Başta güveneceği para. Ondan sonra kalacağı yer sorunu. Diğeri ise yaşanan sorunların devam etmesi sonucunda karamsarlığın getirdiği stres ve moral bozukluğu. Daha ne olsun birader.

Geçen sene yani 2016 yılında sınava girerek kazananlardan, bu yıl çok daha kötü durumda olduğu ortada. Bunu konuyla ilgili birimlerin verdiği verilerden, tabi anlayabilirseniz anlamak mümkün. Sınavlara toplamda 2 milyon 300 bin yaklaşık öğrenci hazırlanarak girmiş olduğu kanıtlı. Bunların içinden 1 milyon 506 bin 500 öğrenci gerekli olan 180 puan barajı geçerek lisans yerleştirmeye hak kazanmış. Anlamakta güçlük çektiğim başka bir istatistik verisine göre de, 2017 yılında 57 bin, 694 öğrencinin sınavlardan başarılı çıkarak, bunların sadece 43 bin 838 kişisi kayıt yaptırmıştır. Bir yıl öncesine göre öğrencilerin gidişi incelendiğinde, ciddi oranda kayıt yaptırmada azalmanın görüldüğü ortadadır. Sayın yetkililer doğru anlamış mıyım?

 

Sınava girdi olarak kabul ettiğimiz öğrencilerden totalde yarısının sınavda 180 puanın altında kalması sizlere neyi hatırlatıyor bilemem ama, belli ki bu milli eğitim sistemimizin başarısızlığının kanıtı gibi görülüyor. Sınavı kazanıp da kayıt yaptıramama konusu ise, bu işten farklı olup, işin sosyal boyutudur. Her ilde en az bir üniversitemiz var. Bunlar sadece devlet ve vakıf üniversiteleri. Bunun yanında özel üniversiteden geçilmeyen bir yığınak ise işin cabası. Daha da başka yönü ise, gerekli duyduğunda öğrencilerin açıkta kalmaması için Devlet, yeni okullar ve yeni bölümler açarak bu işin çözümünü bulmak zorundadır. İşin sosyal boyutunu anlatmama sanırım gerek yok. Sınava giren öğrenci sayısının miktarı ile kazananların miktarı arasındaki uçurum, verilen eğitimin kanıtı niteliğindedir. YÖK verilerine  göre ise; yaklaşık 58 bin kazanan öğrenci varken, bunun yaklaşık 44 bininin kayıt yaptırması ise bizim en büyük ayıbımızdır. Bunun da sonucu ceplerdeki yangındır. Öğrencilerden alınan yüksek miktardaki harçların sonucudur. Öğrencilerin yaşam mücadelesindeki kararsızlıktır. Öğrencilerin barınmadaki yetersizliktir. Öğrencilerin yeme, içme ve sosyal aktivitelerinin yapamama endişesidir. Daha ne diyeyim ki. Pardon en önemli konu daha var. Bunca sıkıntı varken, dışarıdan gelen mültecilerin çocukları sınavsız, parasız, büyük yardım alarak girerek bu işin sonucunu etkiliyor ve onların hakkına tecavüz ediyorsa, diyecek söz kalmadı demektir.

Pazartesi, 18 Eylül 2017 10:21

Her ko­nu­da tezat ko­ku­yor

Her ko­nu­da tezat ko­ku­yor

Te­zat­lar­la olu­şan bir ülke olduk çık­tık. Her alan­da tezat, her alan­da büyük fark­lı­lık ya­şa­nan insan top­lu­lu­ğu olduk. Bir ko­nu­yu iş­le­di­ğim zaman, beni oku­yan vay yapma ya, ha­ki­ka­ten bu doğru mu diye bana so­ru­yor. Evet doğru. Ben araş­tır­ma yap­ma­dan hiç­bir ya­zı­yı yaz­mı­yo­rum. Araş­tır­ma­la­rım ise, öyle eften püf­ten değil. Dev­le­tin kendi is­ta­tis­tik ve­ri­le­ri başta olmak üzere, mem­le­ke­tin medya ve ba­sı­nı­nın ve­ri­le­ri­ne da­yan­dı­rı­yo­rum. Si­ya­si­ler ise çok fark­lı. On­la­rın kendi de­meç­le­ri, kendi söz­le­ri, kendi yaz­dık­la­rı­nı, şim­di­ki söz­le­riy­le mu­ka­ye­se ede­rek or­ta­ya dö­kü­yo­rum. Bun­la­rı ben mi söy­le­dim hayır. Bun­la­rı bugün söy­le­yip de, yarın başka ko­nu­şan yalan ko­nu­şu­yor de­mek­tir.

Te­zat­tan bah­se­der­ken, bun­la­rın ne ol­du­ğu­nu söy­le­mek­te yarar gö­rü­yo­rum. Mem­le­ke­tin büyük bö­lü­mü dar ge­lir­li ça­lı­şan­la­rı­mı­zın yo­ğun­lu­ğun­da. Bun­la­rın al­dı­ğı ücret po­li­ti­ka­la­rı ise benim değil, her­ke­sin gözle gö­re­bi­le­ce­ği gibi or­ta­lık­ta du­ru­yor. Bu ül­ke­de ya­şa­yan her­kes kal­kıp da bir iş­çi­nin on bin lira maaş al­dı­ğı­nı söy­le­ye­mez. Bu pa­ra­yı alsa zaten ül­ke­de den­ge­ler ye­ri­ne otu­ra­ca­ğın­dan kimse hiç­bir şeye ko­nuş­maz, kimse hak­kın­da söz beyan etmez. Paşa paşa işini yapar. İşçi pa­ra­sı­nı eme­ği­nin kar­şı­lı­ğın­da almış olsa ne işi olur grev­le. Emek­li pa­ra­sı­nı tam alsa, emek­li ol­duk­tan sonra ge­çi­mi­ni insan gibi sağ­la­sa ne der­di­ne bu yaşta so­kak­la­ra çıkıp eleş­ti­ri ya­pa­cak. Otu­rur evin­de, uza­nır kol­tu­ğu­na, ya­şa­mı­nı sür­dü­rür.

Te­za­ta bak sen. Mil­le­tin ce­bin­de yi­yecek para yok. Mem­le­ke­te altın kap­la­ma­lı te­le­fon­lar sü­rü­lü­yor. Ba­ka­lım bunu kim satın alıp kul­la­na­cak. El­bet­te satın alaca çı­ka­cak­tır. Evin ma­li­ye­ti yüz lira iken sen onu va­tan­da­şa bin li­ra­ya sa­tar­san, ara­da­ki pa­ray­la değil altın kap­la­ma­lı bir te­le­fon, aile ef­ra­dı­na bile alır­sın. Sana ve­ri­len imkan ile, dev­le­tin ara­zi­si­ne be­da­va­dan ko­nun­ca, yap­tı­ğın bi­na­nın sa­tı­şı seni zaten ihya ede­cek­tir. Ondan sonra va­tan­da­şa kıyak. Ne­re­de kıyak bana da söy­le­yin de bende fay­da­la­na­yım.

Ül­ke­de her­kes ara­ba­ya bi­ni­yor. Ne mutlu biz­le­re. Evet ara­ba­ya bi­ni­yor da, acaba hangi mo­de­le bi­ni­yor. Biri tril­yon­luk ara­ba­da keyif ya­pı­yor, di­ğe­ri elli yıl­lık ara­ba­da ar­ka­sın­da tüp, de­niz­de vur­gun yiyen dal­gıç gibi tra­fik­te te­pi­ni­yor. Onun­la bu bir mi sizce. Adam al­tı­na be­şin­ci el ara­ba­yı almış, ken­di­si­ni ağa sa­nı­yor. Oto gaz koy­du­ra­rak ço­cuk­la­rı­nı se­ya­ha­te gö­tü­rün­ce ken­di­si­ni gü­ven­de sa­nı­yor. Araç al­ma­ya kalk­sa, banka ar­ka­sın­dan hiç ay­rıl­mı­yor. Kaldı ki aldı di­ye­lim, oraya ver­di­ği tak­sit ile ge­çi­mi zor­la­şı­yor. Ondan sonra aile­ler arası şid­det ve ar­dın­dan bo­şan­ma­lar­da artış. Neden ev­li­lik akdi imam­la­ra ve­ri­li­yor işte bun­dan. Res­mi­ye­te gerek yok ki, bak­tın mı derde gi­ri­yor­sun, bo­şa­dım de oldu bitti.

Mem­le­ket­te va­tan­da­şa ev al diye rek­lam ya­pı­lı­yor, nasıl ala­ca­ğı ko­nu­su so­rul­mu­yor. Her yerde in­şa­at var. Her yer bi­na­lar­la doldu taştı. Ondan sonra o bi­na­la­rın be­de­li­ni kur­tar­mak, milli ya­pı­mı­zı ze­de­le­ye­rek, ya­ban­cı­ya, Arap’a sa­tı­lı­yor. Yok böyle bir olay. İşsiz­lik diz boyu. İş ile il­gi­li ku­rum­lar iş için kimse gel­mi­yor diyor. Ve­rir­se­niz adam gibi ücret her­kes gelir. Hatta ka­pı­da gün­ler­ce sıra bek­le­yen­ler­le dolar taşar. Daha ne di­ye­yim. Ke­sat­lar ve te­zat­lar ül­ke­si olduk çık­tık.

Cumartesi, 16 Eylül 2017 10:34

Asıl istenen yeni bir hakimiyet düşüncesi

Asıl istenen yeni bir hakimiyet düşüncesi

Sanki benim babam sattı İsrail’e toprakları. 1.Dünya savaşında Bolşevik isyanı sonucu Rusya’nın savaştan çekilmesi sonucunda, İngilizler sahayı boş bularak, kendilerini Filistinlilerin hamisi ilan ederek, o alanı kendisine bağlamıştır. Bunun en büyük desteğini, herkesin tahmin ettiği gibi ABD tarafından olmuştur. Daha sonra, İngilizlerin sömürüsüne giren Filistin için düşünülenler rahat bir şekilde gerçekleşecektir. O bölgeye İsrail devletinin kurulabilmesi için, 1800’lü yılların ilk yarısından beri gündeme getirilen ve çalışmaları başlayan Siyonizm’in çalışmaları meyvesini vererek, Amerika’daki Siyonistlerin desteği ile buradan toprak satın alarak İsrail devletinin kuruluş aşamasının sonu tamamlanmış ve 1947 yılında İngiltere konuyu Birleşmiş Milletlere götürerek, İsrail Devletinin kurulması isteğini onaylatmıştır.

1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinden hiç kimse, benim babam dahil, İsrail’e devlet kur oraya yerleş diye para vermedi. Toprak hiç vermedi. Peki neden buralara İsrail halkı yerleştirilerek bölgeye hakimiyeti sağlandı. Bu tamamen Amerika’nın Ortadoğu ülkeleri için yaptığı plandan başka bir şey değildir. Kullanılması gereken enerjinin büyük bölümünün bu bölgede olması ve buralara hakim kılınmasının içinde yatan duygular sonucunda, ABD, İngilizlerin desteğini alarak bu bölgeye Yahudileri yerleştirerek, hem onların Nazi zulmünden kurtarılması, hem de o bölgedeki hakimiyet alanını genişleterek, destek sağlanmasının başta gelen unsurudur. Aslında bu konu böyle kısa özet bir biçimde anlatılması gereken bir konu asla değildir. Bir çok siyasi ve sosyal dengelerin getirisi olarak söylenmesi gereken çok şey olduğunu vurgulamak gerekir.

 

Gelelim günümüzde ABD ve ortaklarının Güney sınırlarımıza bakış açılarına. Bilindiği gibi güney sınır komşularımızda savaş hız kesmeden devam ediyor. Kimin sözü kime yaradığının, kimin ne yapmak niyetinde olduğunun, kimin kiminle dost olduğunun henüz belli olmadığı bir çıkmazı görüyoruz. Son günlerde o bölgeyi kan dökülecek hale yeniden sokacak olan yanlış zihniyetli çalışma ve şekillenmeler sonucunda, Kuzey Irak Kürt yönetimi tarafından referanduma gidilmesi konusu şekillendi. Bu şekillenmenin baş aktörü BU SEFER İsrail gibi görünüyor. Birleşmiş Milletlerde dostumuz ve iyi bir müttefikimiz olarak görülen Amerika, bu sefer bu işlerin aracı tarafından sürdürülmesi sonucunda çekimsermiş gibi görülüyor fakat, işin hareketinin yine Siyonistlerin elinde olan İsrail devletinin bu bölgeye hakim kılınması isteğidir. Burada kim karlı çıkacak diye düşünürseniz, elbette ki ABD başta olmak üzere, İngiltere, İsrail ve yakınlarıdır. Nedeni ise, bu bölgede yeni üs açabilmenin yolu yeni bir İsrail gibi bir devletin varlığının 36.paralelde kurulabilme isteğidir. Acaba yeni bir İsrail devleti mi kuruluyor şüphesi bende mevcut. Sizleri bilemem. Referandumdan anlaşılan bence bu.

Perşembe, 14 Eylül 2017 07:33

Günah artık beyler

Günah artık beyler

Her ramazan ayı geldiğinde dile getirdiğim önemli bir konu israftır. Bu memleketin her bir şehrinde, kasabasında, köyünde binlerce insan aç ve ekmeğe muhtaç yaşamakta. Hadi şimdi sizin dilinizden anlatmaya çalışayım. Ramazan ayında fakire destek vermek İslam dinince görevdir. Onların karınlarını doyurmak, onlara ihtiyaçları kadar destek olmak bizim asli görevimizdir. Sadece insana bakmak onunla ilgilenmek yetmiyor. Hayvanlar aç susuz bizlerden yardım bekliyor. Bunlar bekleye dursun, bizler hala kendimizi yüceltmek, kibir ve israf peşinde olduğumuzu her alanda anlatıyoruz. Yazık değil mi?

Bu gün itibarıyla, memlekette açlık sınırının ne kadar olduğunu herkes biliyor. İktidar ile her türlü ekonomik alanda karşı karşıya gelen sendikalar bile, Ramazanda sanki bu dediklerini unutuyor, yerine körler sağırlar birbirini ağırlar hesabından ekmeğe, yemeğe ihtiyacı olmayanlara sofralar kuruluyor. Bir tanesinin aklına bu açlar ne olacak diye gelmiyor nedense. İşleri güçleri birilerine güzel görünerek, başkası hava attıysa ben daha fazla atayım. Nasıl olsa harcadıklarımın katınca fazlası bu nedenle geri gelir düşüncesindeler.

Ben her Ramazan ayında bu tür yazıları yazmaktan usandım. Ne yazık ki, bunu yapanların sayısı her geçen gün daha fazla artıyor. Ülkemizde dilenenlerin sayısında her geçen gün artış var. Bu sayıya bir de Suriye’den savaştan kaçanların eklenmesi sonucunda açlık seviyesinde çok sayıda insan memlekette dilenmedik köşe bırakmadığını kanıtlıyor.

Biz ne yapıyoruz diye sormak gerekirken sormuyoruz. Biz hala başta mecliste, daha sonra parti merkezlerinde, illerde zenginlerin buluştuğu restoranlarda, ünlü derneklerin merkez ve şubelerinde onları ağırlıyoruz. Ağırlamak çok güzel bir şey aslında. Ama, birileri ağzına kadar doyarken, birileri aç geziyorsa, bunun ne dinle, ne vicdanla ne de siyasetin güzelliğiyle alakası var. İnsanlıkla hiç yok bana göre.

Yaşanan cinayet gibi iş kazalarında kocasını yitiren dul hanımlar ve yetim bıraktığı çocukları. Her ilde bu ülkenin korunması için mücadele gösteren ve ülkemizin her toprağı şehit kanıyla halen sulanmakta olan şehitlerimizin yakınları aç susuz beklerken. Babalarının aldığı asgari ücret ile okumak için mücadele eden ve ailesinden kilometrelerce uzakta hayat mücadelesine çalışan öğrencilerimiz, şehirlerde ekmek arası peynir yerken, nasıl içimiz rahat bilmiyorum. O lüks yerlerde yenen ve zenginler lobisi haline getirilen bu yerlerde masada olan yiyeceklerin çoğu israf olduğunu ben gözlerimle gördüm ve biliyorum. Müslümanlığın zarar ve israfa karşı neyin günah neyin sevap olduğu kutsal kitabında yazılıdır. Bence iyice bir okuyun derim.

 

 

Çarşamba, 13 Eylül 2017 08:01

Tarım çiftçi Pazar üçgeni

Tarım çiftçi Pazar üçgeni

Keşke bir bakan da zeytinin bol olduğu yerden olsaydı. Şanlıurfalı Fakıbaba, tarım arazilerini korumaya aldığını söylemiş. Ne kadar güzel bu sözler. Keşke bunu yıllar önce söylemiş olsaydı ve ülkenin yaşamakta olduğu tarım arazilerinin yok oluşuna seyirci kalmazdık. Sayın Bakan, bu sözleriyle Urfa’daki tarımsal alanları korumaya aldığını açıkça ifade ediyor.  Buralarda betonlaşmaya asla izin vermeyeceğim diyor. Hatta bundan sonra erkek olan yolsuzluk yapsın diyor.

Benim bir önerim olacak. Bakan sayısını arttıralım. Her ilden bir vekil ilinden sorumlu devlet bakanı olsun. Kura sonucu bu göreve atanan ilinden sorumlu devlet bakanı, memleketindeki sorunları çözerek, hiç olmazsa o bölgenin gelişiminde destek sağlamış olur. Yıllarca beyaz et sektörünün en büyük payına sahip olan illerden biri olan Bolu, bu sayede eski hüviyetine yeniden kavuşur. Patatesin üretim yeri illerden olan Adapazarı, Niğde, Bolu ve Aydın yöreleri, eski köhnemiş genetiği değişmiş organizmalı yabancı tohumlardan arınarak yerine eski kaliteli patatesi nasıl da getirirlerdi. Memleketimin kendi mis gibi buğdayının üretim noktası olan Konya ovası, yeniden üretime geçerek, buğdayına kavuşur, el aleme dolar bazında paralarımızı saçarak, buğday ithal etmezdik. Memleketimizin hayvanlarının bir numaralı yiyeceği olan yonca ve arpa, bu bakanlık sayesinde kendi ürününü kendisi üreten bir şehir olurdu. Kesimlik hayvanlarımız artar, bu sayede üretimin artmasına eşdeğer, fiyatlar geri çekilir, fakir fukaranın et yemesini sağlardık.

Memleketin taşı toprağı ormanlarla kaplıyken, her geçen yıl yitirdiğimiz ormanlarımıza içimiz yanıyor. Özellikle çıkarılan yangınlarla betonlaşan turizm bölgelerimizdeki acı hepimizi yaralıyor. Başka bir sorun ise, ormanların kesilip, katledilip yerlerine başka alanlar açılması konusu. Memleketimizin özellikle Ege bölgesinin sahil şeridinde, işe yaramaz ve erken yanmaya müsait olan kızıl çamlarla ve fundalıklarla dolu. Buraların temizlenerek, hatta aradaki yanan, kıraç hale gelmiş, yok olmuş kısımlar, zeytin ağaçlarıyla yenilenerek yeni bir güzellik katılabilir. Ama bunu yapacak zihniyet henüz oluşmuş değil. Bunun yanında bu bölgenin geçim kaynağı olan ve insan enerjisine katkı sağlayan badem ağaçları ekilerek, mevsimlik işçilerle bakımı sağlansa, yeni bir istihdam oluşacak, bu sayede devletin kasasına yeni para girişi olacaktır. Biz alışmışız birilerinden yardım gelecek, biz üretmeyeceğiz, tüketici toplum olacağız. Nasıl olsa yeşil renkliler deste deste geliyor dışarıdan.

 

Memleketimizin üç tarafı deniz olan coğrafyamızda ne balık kaldı, ne de denizcilik. Bir kalan turizmdi onu da yok etmeye azmettik. Memleketimizin her bir yanı tarım arazisiydi. Bunları da tarımı yok ederek büyük başarı kazandık. Bizim kendimize yaptığımızı dünya toplansa bize yapamazdı. Biz başardık. Birlikte yürümeye devam ediyoruz bu yollarda.

Salı, 12 Eylül 2017 10:40

Durum vahim, müs­tah­sil ne yap­sın

Durum vahim, müs­tah­sil ne yap­sın

Ül­ke­miz tarım ül­ke­si ol­ma­sı­na rağ­men, tarım sek­tö­rü­nün can çe­kiş­ti­ği­ni resmi bil­gi­ler or­ta­ya çı­ka­rı­yor. Oku­ma­sı­nı bilen her kişi gü­nü­mü­zün bilgi ve tek­no­lo­ji ça­ğı­na ayak uy­du­ra­rak du­ru­mu­mu­zu ve ge­le­ce­ği­mi­zi ve­ri­ler­den öğ­re­ne­bi­lir. Bas­tın mı bil­gi­sa­ya­ra kar­şı­nı­za bütün ve­ri­ler çı­kı­yor.

 

Bu ve­ri­le­re da­ya­na­rak, ben siz­le­re üre­tim ile tü­ke­tim ara­sın­da­ki uçu­ru­mu hep dile ge­tir­me­ye ça­lış­tım. Tarım ül­ke­si diye ad­lan­dı­rı­lan ül­ke­miz­de, ta­rım­sal de­vam­lı­lık ken­di­si­ni na­da­sa almış du­rum­da. Bu iş böyle gi­der­se na­das­tan sonra tek­rar ta­rı­ma dön­me­si bile ol­ma­ya­bi­lir. Top­rak­la­rı­mız artık bu iha­ne­ti kabul et­me­yecek gibi gö­rü­nü­yor.

 

Mem­le­ke­ti­min her bir yö­re­si ve top­ra­ğı, fark­lı ve zen­gin mah­su­lü üre­te­bi­lecek yük­sek ve­ri­me sahip. Ka­ra­de­niz çay ve fın­dık üre­ti­min­de dünya re­kol­te­sin­de büyük bir yer alır­ken, son yıl­lar­da bunu terk ede­rek, üre­ti­mi kı­sıt­la­na­rak, kısır döngü içine alın­dı. Ya­pı­lan po­li­ti­ka­lar so­nu­cun­da, halk ta­ra­fın­dan tepki oluş­ma­sın diye fark­lı yön­tem­ler ile işin ge­ri­ye doğru ha­re­ke­ti sağ­lan­dı.

Çift­çi zor şart­lar­da ve güç ko­şul­lar­la ma­li­yet­le­re göğüs ge­re­mez­ken, bir de kar­şı­sı­na ma­li­yet­le­rin al­tın­da bir taban fiyat be­lir­le­me­si ile sı­kın­tı­la­rın oda­ğın­da boyun eğmek du­ru­mun­da kaldı. Bu ne­den­le çoğu üre­ti­ci, bah­çe­sin­de­ki üre­tim alan­la­rı­nı kı­sıt­la­mak du­ru­mun­da kaldı.

 

Ben, bu ola­yın bi­le­rek ya­pıl­dı­ğı­nın dü­şün­ce­sin­de olan­lar­dan bi­ri­yim. Neden mi di­ye­cek­si­niz. Fın­dı­ğın taban fi­ya­tı 8 lira ya­pıl­dı­ğın­da, bunun amacı or­ta­day­dı. Benim bil­di­ğim Ordu’da en az onun üze­rin­de fın­dık iş­le­yen fab­ri­ka ve iş yeri var. Bun­la­rın çoğu bu işi kar­şı­la­ya­cak mali güce sahip ku­ru­luş­lar. Dev­le­tin ku­rum­la­rı düşük fi­yat­tan fın­dı­ğı üre­ti­ci­den alı­yor­sa, pi­ya­sa­da bu işi biraz daha fark­lı ola­rak ala­cak ve bu alım­dan do­la­yı on­la­rın daha fazla kar et­me­si­ni sağ­la­ya­cak dü­şün­ce­ler, üre­ti­ci­yi ra­hat­lat­sa da, malın on­la­ra kay­ma­sı için ya­pı­lan bir at­rak­si­yon ol­du­ğu­nu se­zi­yo­rum.

 

Böyle ko­nu­lar ve pi­ya­sa tavrı so­nu­cun­da ara­cı­la­rın büyük pa­ra­lar ka­zan­dık­la­rı daha ön­ce­den bi­li­ni­yor. Bunu an­lat­ma­ya gerek yok. Çay üre­ti­ci­si­nin çek­ti­ği sı­kın­tı­yı çok iyi bilen bi­ri­yim. Bunu de­fa­lar­ca dile ge­ti­ri­yo­rum. Bu sı­kın­tı­lar her sene biraz daha ar­tı­yor. Tür­ki­ye’de üre­ti­ci­nin sır­tın­dan ne­ma­lan­mak is­te­yen çok büyük un­sur­la­rı say­mak müm­kün­dür.

 

Mazot fi­yat­la­rı­nın yük­sek ol­ma­sı bi­rin­ci unsur. Daha sonra gübre fi­yat­la­rı­nın el yak­ma­sı. Su­la­ma için ge­rek­li olan su­la­ma pro­je­le­ri­nin üre­ti­ci­ye para ile sa­tıl­ma­sı. Ya­pı­lan HES uy­gu­la­ma­la­rı so­nu­cun­da or­ta­ya çıkan den­ge­siz­lik­ler so­nu­cun­da üre­tim ya­pı­lan ara­zi­le­rin ev­sa­fı­nı yi­tir­me­si, ül­ke­de­ki ta­rım­sal boş­lu­ğu­nu her geçen gün daha fazla art­ma­sı­na zemin ha­zır­la­mak­ta­dır. Or­ta­da duran en önem­li unsur ise, ver­gi­le­rin çok yük­sek oluşu ve buna bağlı ola­rak üre­ti­ci­nin des­tek ala­ma­ma­sı. Av­ru­pa Bir­li­ği uyum ya­sa­la­rı so­nu­cun­da or­ta­ya çıkan ye­ni­le­me­ler so­nu­cun­da, üre­ti­ci­nin ma­lı­nı satma ve pa­za­ra çı­kar­ma yet­ki­si­nin elin­den alı­na­rak, ara­cı­la­ra ve­ril­me­si bu işin geri git­me­sin­de­ki en önem­li fak­tör­ler ol­muş­tur. Bu ül­ke­nin eski norm­la­rı­na geri dö­ne­bil­me­si için, çok aci­len ta­rım­sal üre­tim ve çift­çi hak­la­rı­nın ive­di­lik­le ye­ni­den dü­zen­le­ne­rek, üre­ti­min art­tı­rıl­ma­sı için ve­ri­lecek yeni ça­ba­lar ol­ma­lı­dır. Hatta dı­şa­rı­dan alı­na­cak her türlü alıma ge­rek­li güm­rük ver­gi­le­ri­nin art­tı­rı­la­rak, yerli mal­la­rın üre­ti­ci­den tü­ke­ti­ci­ye in­ti­ka­li sağ­lan­ma­lı­dır. Yoksa vay ha­li­mi­ze.

Pazartesi, 11 Eylül 2017 09:23

Böyle gi­der­se yan­dık

Böyle gi­der­se yan­dık

Hadi şimdi di­ye­lim ki, mem­le­ke­tin işsiz oranı çok ve gi­de­rek ar­tı­yor. Bunun so­nu­cu­nu hü­kü­met yet­ki­li­le­ri­nin ayar­la­ma­sı ge­re­ki­yor. İşsiz­li­ğin büyük sorun ol­du­ğu ül­ke­miz­de, dı­şa­rı­dan ge­len­ler ile bu sa­yı­nın git­tik­çe art­tı­ğı­nı gö­rü­yo­ruz. Ne­re­dey­se be­da­va­cı­la­rın me­ka­nı ha­li­ne gel­dik. İsta­tis­tik ku­rum­la­rı­nın yap­tı­ğı ça­lış­ma­la­ra göre, biz­ler­den daha ge­liş­miş olan bir çok ülke, ya­ban­cı işçi ça­lış­tı­rıl­ma­sı ko­nu­sun­da cazip hale gel­miş.

Av­ru­pa bazı ül­ke­ler­den işçi alı­mın­da ol­duk­ça tem­kin­li yak­la­şır­ken, özel­lik­le Uzak­do­ğu ül­ke­le­rin­den bir çoğu ve güney Ame­ri­ka ül­ke­le­ri ko­nu­ya daha sıcak ba­kı­yor­lar. Bah­reyn bu işin ba­şı­nı çeken ül­ke­ler­den biri ha­li­ne gel­miş. Yani ça­lış­mak is­te­yen için ha­ri­ka bir yer. Ben merak için­de­yim. Ül­ke­miz­de ya­ban­cı faz­la­lı­ğı var. Var ol­ma­sı­na var da, be­da­va­dan ge­çi­nen­le­rin sa­yı­sın­da­ki artış göz önüne alı­nır­sa, böyle yer­le­ri her­kes ter­cih edi­yor.

Özel­lik­le Su­ri­ye’den ül­ke­mi­ze ge­len­ler, böyle bir cez­be­di­ci ül­ke­den asla ay­rıl­mı­yor­lar. Bay­ram­lar­da sınır ka­pı­la­rın­da ya­şa­nan iz­di­ham­la­ra rağ­men, tek­rar geri dö­ne­rek, adeta ora­la­rı tatil yö­re­si gibi gö­rü­yor­lar. Ne ola­cak, be­da­va hayat olan yeri kim sev­mez. Ce­bi­ne para ko­nu­yor. Okul be­da­va. Üni­ver­si­te­ye gi­riş­ler be­da­va. Orada okur­ken ve­ri­len burs kar­şı­lık­sız. Bizim öğ­ren­ci­miz kı­sıt­lı mik­tar­lar­da ve borç­la­na­rak al­dı­ğı bursu, bun­lar daha rahat alı­yor­lar. Gıda be­da­va. Yaşam be­da­va. Ne işin olur ça­lı­şıp da başın ağ­rı­ya­cak.

İsten­me­yen bir yerde asla du­rul­maz diye bir tabir var­dır. Ben şah­sen dur­mam. Adam­lar­da yüz yok. Orada savaş ola­bi­lir. Bu savaş es­na­sın­da bizim eli tut­ma­yan­la­ra, ço­cuk­la­ra, yaş­lı­la­ra, ka­dın­la­ra el­bet­te bak­mak gö­re­vi­miz. Genç­ler, mem­le­ket­le­ri bi­ri­le­rin­ce zapt edil­miş, bu­ra­da zevk ve sefa için­de­ler. Va­ta­nı­mı kur­tar­mak için gidip sa­va­şa­yım diyen yok. Hani yurt sev­gi­si, hani ne­re­de va­ta­nı­na karşı des­tek. Bun­lar kendi zevk­le­ri için va­tan­la­rı­nı da sa­tar­lar.

Si­ya­set­çi­le­ri­miz aci­len karar al­ma­lı­dır. Ül­ke­miz sı­kın­tı içine gir­miş­tir. Enf­las­yon ca­na­va­rı almış ba­şı­nı gi­di­yor. Hal­kın sı­kın­tı için­de ya­şa­mı­nı sür­dür­dü­ğü or­ta­da. Sanki ye­ni­den milli mü­ca­de­le ön­ce­si yıl­la­ra geri dö­nül­müş gibi. İşsiz­lik or­ta­da. Para desen yet­mi­yor. İnsan­lar ço­cuk­la­rı­nın ge­le­ce­ği­ni ha­zır­la­ya­maz oldu. Ço­cuk­la­rı­nı ev­len­di­re­mi­yor. Al­dı­ğı zam ile enf­las­yo­na göğüs ge­re­mi­yor. Bir de ya­nı­mız­da, biz­ler­den daha iyi ve biz­le­ri sö­mür­mek­te olan ya­ban­cı­lar var. Ney­miş adı, mül­te­ci. Gön­de­rin bun­la­rı işçi alan ül­ke­le­re ça­lış­sın­lar. Düş­sün­ler sır­tı­mız­dan artık. Bu ül­ke­de bir çok genç iş bu­la­mı­yor. Bir çok gen­ci­mi­zin ata­ma­sı ol­mu­yor. Bir çok sa­yı­da öğ­ren­ci­miz sı­nav­dan al­dı­ğı so­nuç­la bile is­te­di­ği yere gi­re­mez­ken, onlar ra­hat­ça ve sı­nav­sız gi­re­bi­li­yor. Böyle bir hak­sız­lık so­nu­cun­da sı­kın­tı­lar her geçen gün biraz daha ar­tı­yor. Av­ru­pa kabul et­mi­yor­sa gön­de­rin bun­la­rı uzak do­ğu­ya mem­le­ke­ti­miz bize kal­sın. İnsa­nı­mı­za kal­sın, emek­li­mi­ze kal­sın, öğ­ren­ci­mi­ze kal­sın. Bu ül­ke­nin ger­çek sa­hip­le­ri­ne genç­le­re kal­sın.

Cumartesi, 09 Eylül 2017 07:23

Her­kes so­rum­lu­lu­ğu­nu bil­me­li

Her­kes so­rum­lu­lu­ğu­nu bil­me­li

Hadi ba­ka­lım di­ye­rek, bu gün yerel yaz­ma­yı ka­fa­ma koy­dum. Bu­ra­sı din­go­nun ahırı değil. Her­kes is­te­di­ği gibi ha­re­ket etme yet­ki­si­ne sahip de­ğil­dir. Bu­ra­sı tu­rizm böl­ge­si­dir. Bu­ra­da yaz ay­la­rın­da bir çok in­sa­nın din­len­di­ği, özel­lik­le sahil şe­ri­din­de yaz­lık­la­rın çok ol­du­ğu ke­sim­ler­de in­san­la­rın ih­ti­yaç­la­rı­nı gi­der­di­ği bir din­len­me ye­ri­dir. Her­kes büt­çe­si­ne göre din­le­ne­rek daha sonra iş ha­ya­tı­na dö­ne­cek­tir.

Şimdi bun­la­rı niye ya­zı­yo­rum. Sahil şe­ri­din­de bir çok uy­gu­lan­ma­sı ge­re­ken kural var­dır. Bu kural bi­ri­le­ri ta­ra­fın­dan çiğ­ne­nir­se, ilk ola­rak bu­ra­dan fay­da­la­nan in­san­lar zarar görür. Özel­lik­le Akbük mev­kii, her sezon insan ayır­ma­dan, her ke­sim­den in­san­la­rın ge­le­rek din­len­di­ği bir tatil yö­re­si­dir. Bu­ra­nın iyi bir koy ol­ma­sı, bazı ken­di­ni bil­mez­le­rin bu­ra­da zevk­le­ri­ni ku­ral­la­rın dı­şı­na ta­şır­ma­sı­nı sağ­lı­yor.

Bu­ra­la­rın artık daha fazla kont­rol al­tın­da tu­tu­lan ve ge­rek­li de­ne­tim­le­rin ya­pıl­ma­sı ge­re­ken bir yer olmak zo­run­da­dır. Bu yöre kışın az bir nü­fu­sa sahip olsa da, yazın en az yüz elli bine hitap edi­yor. Ye­ri­ne göre sa­hil­de yer bul­mak­ta güç­lük çe­ki­li­yor. Fakat de­niz­de, belli ku­ral­lar ol­ma­sı ge­re­kir­ken, zaman için­de in­san­la­rın de­ni­ze gir­di­ği ya­kın­lık­ta ve on­la­rın ara­sın­da tek­ne­le­rin geç­ti­ği­ni gör­mek müm­kün ol­ma­ya baş­la­dı. Tabi bun­la­rın do­laş­ma­sı ve art­ma­sı de­ne­tim me­ka­niz­ma­sı­nın ek­sik­li­ği­dir diye dü­şün­mek­te­yim.

Bu işin so­rum­lu­su kim­ler­se, aci­len ele al­ma­lı­dır­lar. Yoksa kısa zaman so­nun­da bi­ri­nin canı çok fena ya­na­ca­ğı­nın işa­re­ti­ni ver­mek­te­dir. As­lın­da bu yazı suç du­yu­ru­su ni­te­li­ği ta­şı­ma­lı­dır. Özel­lik­le Akbük li­ma­nı ile otel­ler mev­kii ara­sın­da seyir eden tek­ne­le­rin, koy ol­ma­sı ne­de­niy­le çok açık­tan geç­me­le­ri ge­rek­mek­te­dir. İnsan­la­rın hemen ya­nın­dan ha­re­ket et­me­le­ri büyük so­run­la­rı or­ta­ya koy­ma­sı an me­se­le­si­dir. Bu bölge Bod­rum, Mar­ma­ris gibi gece ha­ya­tı olan bir yer ol­ma­yıp, ta­ma­men yaş oranı yük­sek olan ve ge­nel­de hasta ve bü­yük­le­ri­ni zi­ya­ret eden to­run­la­rın me­ka­nı ha­lin­de­dir. Ba­şı­boş halde bı­ra­kı­lan bu sa­hil­de, sürat tek­ne­si veya başka bir ge­zin­ti tek­ne­si­nin orada gez­me­si, atik bir şe­kil­de kaçma özel­li­ği ol­ma­yan yaş gru­bun­dan oluş­mak­ta­dır.

Sa­de­ce bu değil. Za­man­la de­ni­zin üze­rin­de yağ ta­ba­ka­sı oluş­mak­ta­dır. Bun­lar de­ne­tim­den eksik olan ko­nu­la­rı bir anda gün­de­me ta­şı­mak­ta­dır. Çünkü de­ne­ti­min iyi sağ­lan­dı­ğı ve ce­za­la­rın yoğun ol­du­ğu bir yerde bu asla olmaz. Bazı otel ve ti­ca­ri ku­ru­luş­la­rın daha dik­kat­li olun­ma­sı ve ge­re­ğin­de cezai yap­tı­rı­mın uy­gu­lan­ma­sı ile­til­me­li­dir. Böl­ge­de evi olan bir dos­tu­mun, liman ta­ra­fın­da la­ğı­mın de­ni­ze ak­tı­ğı­nı de­fa­lar­ca ilet­ti­ği­ni ve ken­di­si­ne mu­ha­tap bu­la­ma­dı­ğı­nı bana an­lat­tı. Üs­te­lik bu ko­nu­nun ya­şan­dı­ğı yerin hemen ya­nın­da bir res­to­ra­nın bu­lun­ma­sı işin daha cid­di­ye­ti­ni or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Her­kes gö­re­vi­ni yap­ma­lı ve yö­re­de ya­şa­yan­la­rın gerek sağ­lık ge­rek­se gü­ven­li­ği­ni sağ­la­mak yet­ki­li­le­rin en başta gelen so­rum­lu­lu­ğu­dur.

Sayfa 1 / 48