21 Eylül 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Perşembe, 21 Eylül 2017 09:47

ÖLÜLERE SAYGI.

ÖLÜLERE SAYGI.


Ölüye saygı, yaşayanların kendilerine duyduğu saygıyı gösterir. İnsanlığın gereği insanca davranabilmektir. Aşağıdaki alıntı Atatürk’ün büyüklüğünün ve erişilemez liginin kanıtıdır. Alttaki alıntı da Hırant Dink’ten.Ortalama duyarlı bir vatandaşın bulduğu erişilmez çözümü gösteriyor:

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

“Şu telefonum benim çaldı Sivas’ın bilmem ne köyünden yaşlı bir amca oğul dedi seni söylediler seni buldum ben. Burada bir yaşlı kadın geldi Fransa’dan bi 10 gün buralarda kaldı dolandı durdu sonra Allah’ın rahmetine kavuştu, bizde aldık onu gömdük, duamızı ettik namazımızı kıldık gömdük. Ama öğrendik ki bu herhalde sizlerdendir. Seni söylediler bende seni buldum bir bak araştır. Adı soyadı şudur kimlerdendir varsa eşi dostu akrabası oğlu kızı buyursunlar biz burda onlara yardımcı oluruz cenazeyi alıp götürmek istiyorlarsa, biz gömdük ama isterlerse alır götürürler. Peki amca ben bakarım dedim Sivaslı bir Efe abim var benim, hemen ona açtım adı soyadı şu. Oğul dedi senin karşı kaldırıma geç dedi oradaki ufak kunduracıya sor git onlar bilir dedi. Gittim sordum böyle birini tanır mısınız. Ya sapet bilmem neydi, Döndü bana o benim “anam” dedi. Dedim senin anan nerede Fransa’da yaşıyor dedi. Dedim Türkiye’ye gelir mi. Abi dedi Türkiye’ye gelir ama dedi İstanbul’a bize ya uğrar ya uğramaz dedi o bizim memlekete Sivas’a gider doğduğu yere bi 15 gününü orada geçirir orada köylülerle sonra dönüşte bana ya uğrar ya uğramaz gider. Bacı böyle böyle dedim bi telefon aldım, hüngür hüngür ağladı tabi. Neyse yolladım tabi dedim gidin. Gittiler ertesi gün kız telefon açtı. Abi geldik doğru anamdır bulduk. Peki getiriyor musun?-Abi ben getireceğim de burada bir yaşlı amca var geldi kulağıma dedi ki,+Ne dedi ? -Başladı ağlamaya +Yahu kızım niye ağlıyorsun ne oldu? Panikledim bişey mi var diye Yaşlı amca aldı, Amca ne yaptın ki? Oğul hiçbir şey yapmadım yavrum hiç bişe yok Ona dedim ki kızım anandır hakkındır alırsın gidersin sen bilirsin ama bana sorarsan bırak “Su Çatlağını Buldu” kalsın. Bu cümle beni mahvetti ben oturdum ağladım su çatlağını buldu! o ne laf yarabbim, o ne edebiyat, o ne dervişlik, o ne Anadolu insanının cümlelerle, sayfalarla anlatılamayacak özdeyişi bu. Geliyor kendi çatlağını su buluyor giriyor.”

Perşembe, 14 Eylül 2017 07:31

TÜRKİYE’DE GÖÇ

TÜRKİYE’DE GÖÇ

Bu­lun­du­ğu yaşam çev­re­sin­de var­lı­ğı­nı sür­dür­mek­ten yana aşı­la­maz so­run­lar­la kar­şı­la­şan bi­rey­le­rin iç göçe ka­tıl­ma­sı an­la­şı­la­bi­lir bir şey­dir. Ana­do­lu’da göçü te­tik­le­yen en be­lir­gin neden kan da­va­la­rıy­dı. Daha sonra hızlı nüfus ar­tı­şı ne­de­niy­le ge­çim­lik ta­rım­sal üre­ti­min yet­mez­li­ği zor­la­yı­cı ne­den­ler­den biri oldu. Ve­rim­siz tarım alan­la­rı­nın yanı sıra ta­rım­da­ki ma­ki­ne­leş­me kır­sal­da büyük bir iş gü­cü­nü açığa çı­kar­dı. Bu­nun­la bir­lik­te kent ya­şa­mı­nın çe­ki­ci­li­ği de önem­li ne­den­ler­den bi­ri­dir.

Bek­len­me­dik doğa olay­la­rı göç­le­re neden ola­bi­lir. Dep­rem bun­lar­dan bi­ri­dir. Ül­ke­miz­de bu­nun­la il­gi­li ye­ter­li ör­nek­le­re tanık olun­muş­tur. Aynı şe­kil­de afet kap­sa­mın­da sel fe­la­ke­ti ve yan­gın­lar­da et­ki­li ol­muş­tur. Sos­yal ve si­ya­sal ne­den­ler­le or­ta­ya çıkan göç­ler­de iç sa­vaş­lar(etnik ve din­sel ne­den­le­re da­ya­lı ça­tış­ma­lar), iş­gal­ler önem­li et­ken­ler­den­dir. Eko­no­mik ne­den­le­rin önde ge­le­ni ye­ter­siz ya­tı­rım­lar ne­de­niy­le is­tih­dam so­ru­nu­dur. Ge­liş­me­miş veya ge­liş­mek­te olan ül­ke­le­rin iç pa­zar­la­rı em­per­ya­list ül­ke­le­re açık­tı , ge­liş­miş ül­ke­le­rin pa­zar­la­rı yok­sul ülke emek­çi­le­ri­ne ka­pa­lı­dır.

 

İç göç­le­rin hızla art­ma­sı, bir­çok so­ru­nu da be­ra­be­rin­de ge­tir­miş­tir. Kent­ler nüfus ar­tı­şı­nın ge­tir­di­ği so­run­la­rı çö­ze­me­miş­tir. Kır­sal­dan kent kır­sa­lı­na akı­şın ardı ar­ka­sı ke­sil­me­miş­tir. Kent kır­sa­lın­da alt yapı so­ru­nu, eği­tim ve sağ­lık so­run­la­rı gü­ven­lik ve iş­siz­lik so­ru­nu bü­yü­müş­tür.

 

Göç, in­san­la­rın doğup bü­yü­dük­le­ri yer­den ay­rıl­mak zo­run­da kal­ma­la­rı­dır. İnsan­la­rın ya­şam­la iliş­ki­li tüm bağ­la­rı­nı ko­pa­ra­rak bir bi­lin­me­ze yö­nel­me­le­ri ha­li­dir dış göç. Böyle bir zo­run­lu­luk için be­lir­le­yi­ci neden iç savaş ve iş­gal­dir. İç savaş evini, kö­yü­nü, böl­ge­si­ni ve hatta ül­ke­si­ni terk etme zo­run­lu­lu­ğu­nu da­ya­tır(!) Bu ağır be­de­li olan ey­le­min adı mül­te­ci olmak yani, va­tan­sız ol­mak­tır. Mül­te­ci olmak, dini, dili, örfü ve adet­le­ri fark­lı olan bir ya­pı­da ya­şa­ma tu­tun­ma ça­ba­sı­dır. Buna eği­tim­li bi­rey­ler­de da­hil­dir.

Beyin göçü ve ser­ma­ye sa­hip­le­ri­nin ül­ke­si­ni terk et­me­si ül­ke­nin kan kay­bı­nı işa­ret eder. Göçen beyin ge­liş­me­miş veya ge­liş­mek­te olan ül­ke­nin kay­be­di­len zen­gin­lik kay­na­ğı­dır. Ye­tiş­kin bir beyin ya­rat­mak için har­ca­nan top­lum­sal ma­li­yet hiç­bir ko­şul­da azım­sa­na­maz. Ye­tiş­miş bir ele­ma­nı işsiz bı­rak­mak, onun ül­ke­si­ni terk et­me­si için ye­ter­li bir neden ol­mak­ta­dır.

Yu­ka­rı­da­ki vur­gu­la­ma­lar­da özel­lik­le yok­sul­luk ve yok­sun­luk­la­rın be­lir­le­yi­ci ol­du­ğu­nu vur­gu­la­ma­ya ça­lış­tık. Yok­sul­la­rın gö­çü­nü an­la­mak kolay, var­sıl­la­rın gö­çü­nü an­lam­lan­dır­mak pek kolay değil. Dünya Zen­gin­le­ri ve Göç Tren­le­ri araş­tır­ma­sı­nın açık­la­dı­ğı so­nuç­lar çok il­ginç­tir: 2016 yı­lın­da 82 bin kişi başka ül­ke­le­re göç­müş. En yük­sek sa­yı­da göç Fran­sa’da olmuş. Göçen mil­yo­ner sa­yı­sı 12 bin. Bu göçün ne­de­ni gelir ver­gi­le­ri­nin yük­sek ol­ma­sı. Göçte en yük­sek oran­lı artış Tür­ki­ye’de gö­rül­müş­tür. Tür­ki­ye’den göçen 6 bin mil­yo­ne­rin ge­rek­çe­si ço­cuk­la­rı­nın eği­ti­mi ve gü­ven­lik ola­rak sap­tan­mış. Bu ge­rek­çe­ler ül­ke­nin için­de bu­lun­du­ğu du­ru­mu yan­sıt­mak­ta­dır. De­mok­ra­tik­lik ve la­ik­lik be­lir­le­yi­ci ne­den­ler. Hu­ku­kun, ada­le­tin ve ana­ya­sa­nın yok sa­yıl­dı­ğı bir yerde gü­ven­lik­ten söz etmek olası gö­zük­me­mek­te­dir.

Ka­zan­ma yüz­de­si yük­sek olan ge­liş­mek­te olan ül­ke­ler­de bazı bi­rey­ler, yaşam ko­şul­la­rı­nın daha iyi ol­du­ğu ül­ke­le­ri(Çin ve Hin­dis­tan­lı mil­yo­ner­ler) ter­cih et­me­le­ri faz­la­ca ya­dır­ga­na­maz.

Sözcü ya­za­rı Nedim Türk­men’in vur­gu­la­ma­la­rıy­la ya­zı­mı­zı nok­ta­la­ya­lım: “Bir ül­ke­nin va­tan­daş­la­rı ne­re­de ise top yekûn ge­lecek en­di­şe­si­ne ka­pıl­mış, doğ­duk­la­rı, bü­yü­dük­le­ri, aşık ol­duk­la­rı, ev­len­dik­le­ri, ço­cuk­la­rı­nın doğ­du­ğu, anne ve ba­ba­la­rı­nın me­zar­la­rı­nın bu­lun­du­ğu (.......), 50 ya­şın­dan sonra terk etme du­ru­mu­na gel­miş ise, bunun so­rum­lu­su kim­dir?”

Cumartesi, 09 Eylül 2017 07:22

ZO­RUN­LU GÖÇ (BİR)

ZO­RUN­LU GÖÇ (BİR)

Do­ğa­nın doğal ku­ral­la­rın­dan bi­ri­dir. De­ği­şim hız­la­nın­ca, geç­miş de hızla uzak­la­şır şim­di­ler­den. Böyle bir ya­ban­cı­laş­ma sü­re­ci­ni ya­şa­mak­ta­yız. De­ği­şim­ler sa­de­ce ya­pı­la­rı değil, de­ği­şen ya­pı­la­rın ta­nım­la­rı­nı da de­ğiş­ti­rir. Ta­nım­lan­ma­mış veya ta­nı­mı gün­cel­len­me­miş hiç­bir şey temel ola­rak yada ön kabul ola­rak alın­ma­ma­lı ve ileri sü­rül­me­me­li­dir. Ya­şa­dı­ğı­mız kü­re­sel­leş­me sü­re­ci ulus dev­let­le­rin bi­çi­mi­ni ve içe­ri­ği­ni de­ğiş­ti­re­rek on­la­ra yeni iş­lev­ler yük­le­miş­tir. Kimi dev­let­ler küre üze­rin­de yer be­lir­le­mek için kul­la­nı­lan ad­res­le­re dö­nüş­tü­rül­müş­tür. Dev­let, ulus­lar üstü ser­ma­ye­nin ko­lay­laş­tı­rı­cı­sı ola­rak bir an­laş­ma plat­for­mu gibi kul­la­nıl­mak­ta­dır. Bu an­laş­ma­la­rın önem­li bir ke­si­mi halk­tan sak­la­nan gizli an­laş­ma­lar­dır. Bunun yanı sıra, kendi emek­çi­le­ri­ni zap­tu­rapt al­tın­da tutan; zor kul­lan­ma te­ke­li­ne sahip olan ve is­te­di­ği ke­sim­ler­den is­te­di­ği kadar ada­let­siz ver­gi­le­ri top­la­yan, kendi gü­ven­li­ği için bi­rey­le­rin öz­gür­lük­le­ri­ni sı­nır­la­yan bir kurum ola­rak ta­nım­la­na­bi­lir. Bu de­ne­tim­siz ya­pı­lar tüm alan­la­rı et­ki­si al­tı­na al­mak­ta­dır ve de­mok­ra­tik bir firen me­ka­niz­ma­sı(de­ne­tim) yok(!)..

Dev­let gün­cel gö­rün­tü­sün­den do­la­yı bu şe­kil­de ta­nım­la­nın­ca, va­tan­daş­lı­ğı da ye­ni­den ta­nım­la­mak ge­re­ke­cek­tir. Va­tan­daş­lık, dev­let ya­pı­sı için­de özgür iradi ka­tı­lım­lı bir ya­pı­da an­la­mı­nı bul­mak­ta­dır. Ancak, ulus dev­let çö­zü­lür­ken, ondan eski iş­lev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­me­si­ni bek­le­mek ola­nak­sız­dır. Yani; eği­ti­mi, sağ­lı­ğı, sa­vun­ma­yı, ada­le­ti, can ve mal gü­ven­li­ği­ni eski be­lir­len­miş­lik­ler doğ­rul­tu­sun­da sağ­la­ma­sı­nı ve bu gö­rev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­me­si­ni bek­le­mek ola­nak­lı gö­zük­me­mek­te­dir(!) Zaten kü­re­sel­leş­me sü­re­ci için­de karar me­ka­niz­ma­la­rı ulus dev­let­le­rin dı­şı­na kay­dı­rıl­mış­tır. Bütçe ve ya­tı­rım ka­rar­la­rı ülke dı­şın­da alın­mak­ta ve il­gi­li hü­kü­met­ler bu doğ­rul­tu­da gö­rev­len­di­ril­mek­te­dir­ler. Bu ba­ğım­lı­lı­ğın da ek­len­me­siy­le, ulu­sal Pazar ege­men­li­ği bazı dev­let­le­rin de­ne­ti­min­den çık­mış­tır. Ama, aynı sü­reç­te ulus üstü ser­ma­ye­nin çı­kar­la­rı­nı yasal ve ku­rum­sal gü­ven­ce­le­re ka­vuş­tur­mak ve yerel güç­ler­le re­ka­bet­te avan­taj­la­rı­nı ko­ru­mak için yasal yap­tı­rım­la­ra zor­lan­mak­ta­dır­lar(kanun hük­mün­de ka­rar­na­me­ler ve yeni ana­ya­sa).Bu yolla yerel ka­yır­ma­lar, teş­vik­ler ve erk ay­rım­cı­lı­ğı ya­pıl­ma­sı­nın önüne ge­çil­mek is­ten­mek­te­dir. Kı­sa­ca vur­gu­la­mak ge­re­kir­se; ulu­sal ve yerel alan­lar­da­ki ser­ma­ye­nin kaçak ve ka­yıp­la­rı­nı ön­le­mek için (eği­tim ve sağ­lık için ya­pı­lan har­ca­ma­la­rın, sa­de­ce ser­ma­ye­nin tur­ni­ke­sin­den geç­me­si için), ge­rek­li dü­zen­le­me­le­rin ya­pıl­ma­sı is­ten­mek­te­dir. Bu is­tem­ler kimi zaman oto­ri­ter ton­lar­da ya­pıl­mak­ta ve şan­taj kok­mak­ta­dır(!)..

Gü­ven­lik, ül­ke­nin ve va­tan­da­şın gü­ven­li­ği­ni öte­le­ye­rek, pazar gü­ven­li­ği­ni ön plana çı­kar­mak­ta­dır. İçi bo­şal­tı­lan kılıf dev­let­ler, ön­ce­lik­li ola­rak pa­za­rın gü­ven­li­ği­ni sağ­la­ma­ya ça­lış­mak­ta­dır­lar. Üs­te­lik, pazar gü­ven­li­ği­ni sağ­la­yan gö­rev­li­le­rin ma­aş­la­rı ve gi­der­le­ri ülke yok­sul­la­rı ta­ra­fın­dan fi­nan­se edil­mek­te­dir. Yani fark­lı bir bi­çim­de ifade eder­sek: mal gü­ven­li­ği va­tan­daş­la­rı­mı­zın can gü­ven­li­ğin­den önde gel­mek­te­dir. Gü­ven­lik den­di­ğin­de sa­de­ce dı­şa­rı­dan ge­lecek düş­man­la­rın sal­dı­rı­la­rı an­la­şıl­ma­ma­lı­dır. Bi­re­yin var­lı­ğı­nı teh­dit eden her şey (iş­siz­lik, sağ­lık­sız bes­len­me, yok­sul­lu­ğun neden ol­du­ğu ge­çim­siz­lik­ler ve gü­ven­ce­siz bir ge­lecek kor­ku­su vb.) yaşam gü­ven­li­ği ola­rak al­gı­lan­ma­lı­dır. So­ru­na bu şe­kil­de yak­laş­tı­ğı­mız­da ;iş­siz­li­ğin, yok­sul­luk ve yok­sun­luk­la­rın da gü­ven­lik so­ru­nu ola­rak ele alın­ma­sı ge­re­kir. Hatta ka­mu­sal var­lık­la­rın ye­ter­siz ve tu­tar­sız ge­rek­çe­ler­le elden çı­ka­rıl­ma­sı da…

Özel­lik­le hal­kın emek ve bi­ri­kim­le­riy­le vücut bul­muş olan ik­ti­sa­di ku­ru­luş­lar, bi­linç­li tah­rip­ler­le bir­lik­te ya­nıl­tı­cı ge­rek­çe­le­rin ar­dı­na sı­ğı­nı­la­rak ha­raç-me­zat sa­tıl­mak­ta­dır. Bu sa­tış­lar sı­ra­sın­da kimi çev­re­le­re çıkar sağ­la­yan­lar ter­cih edil­mek­te­dir. Ay­rı­ca erk ay­rım­cı­lı­ğı uy­gu­la­na­rak yakın çev­re­le­re hak­sız ka­zanç­lar sağ­lan­mak­ta­dır. Da­ha­sı, özel­leş­tir­me­ler son­ra­sın­da tek­no­lo­ji ye­ni­le­me­le­ri ya­pıl­ma­mak­ta, ek is­tih­dam sağ­lan­ma­mak­ta ve mül­ki­ye­tin yay­gın­laş­tı­rıl­ma­sı sav­la­rı ger­çek­leş­ti­ril­me­mek­te­dir. Blok sa­tış­lar­la te­kel­leş­me­le­re, ça­lı­şan­lar azal­tı­la­rak is­tih­dam da­ral­ma­la­rı­na neden olun­mak­ta­dır. Aynı sü­reç­te ka­mu­sal alan da­ral­mak­ta ve bi­rey­le­rin ya­şa­ma ka­tı­lım ola­nak­la­rı do­lay­lı bir bi­çim­de el­le­rin­den alın­mak­ta­dır!..

Bir yan­dan dev­let elin­de­ki hiz­met ku­rum­la­rı­nı elden çı­ka­rır­ken, öte yan­dan bu hiz­met­le­ri pa­ra­lı hale dön­dür­mek­te­dir. Dev­let ge­ri­ye kalan iş­lev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mek için ağır­lık­lı ola­rak do­lay­lı ver­gi­le­ri ve emek ge­lir­le­rin­den alı­nan ver­gi­le­ri ön plana çı­kar­mak­ta­dır. Emeği ile ge­çi­nen­ler ve emeği ile ge­çi­nen­le­rin sır­tın­dan ge­çi­nen­ler­den olu­şan bir yapı ege­men kı­lın­mak­ta­dır!.. Ülke yok­sul­la­rı ön­ce­lik­le sırt­la­rın­dan ge­çi­nen ege­men­le­ri­ni ve sonra da aç­la­rı­nı do­yur­mak zo­run­da­dır­lar(!) Bu ol­gu­lar ışı­ğın­da va­tan­daş­lı­ğı ye­ni­den ta­nım­la­mak ka­çı­nıl­maz hale gel­miş­tir.

Pazartesi, 28 Ağustos 2017 08:18

DİN ve MİLLİYETÇİLİK SAR­MA­LI

DİN ve MİLLİYETÇİLİK SAR­MA­LI

Mil­li­yet­çi­li­ğin ve din­ci­li­ğin geç­mi­şi gün­ce­lin­den daha de­ğer­li­dir. Bu ne­den­le geç­miş­te­ki altın çağı(ger­çek­li­ği tar­tış­ma­lı olan) ge­le­ce­ğe ta­şı­mak ça­ba­sın­da­lar(!) Mil­li­yet­çi­le­rin her şeyi sa­de­ce büyük değil, en bü­yük­tür; din­ci­le­rin her şeyi sa­de­ce doğru olan değil, tar­tış­ma­sız doğru olan­dır(!) Buna kar­şın, mil­li­yet­çi­ler din so­su­na bu­la­nır­ken; din­ci­ler­de mil­li­yet kok­tey­li­ne yö­nel­mek­te­dir­ler. Bu sap­ma­la­rın ne­de­ni ola­rak pay­la­şım­dan pay alma is­te­mi be­lir­le­yi­ci­dir. Her iki ke­sim­de ser­ma­ye­nin ken­di­si ola­bi­le­ce­ği gibi, mut­la­ka onun hiz­me­tin­de olan­dır. Top­lu­mu dü­zen­le­yip yön­len­dir­me­de bu pa­ra­met­re­ler be­lir­le­yi­ci­dir. Dü­zen­le­me­nin do­zu­nu ege­men­ler çı­kar­la­rı­na göre ayar­lar­lar.

Din ve mil­li­yet­çi­lik soyut de­ğiş­ken­ler­dir ve maddi de­ğer­le­ri kont­rol eden­le­rin hiz­me­tin­de­dir­ler. Maddi de­ğer­le­re ege­men­ler el koy­mak­ta, ma­ne­vi de­ğer­ler­de yok­sul­lar sahip çık­mak­ta­dır­lar. Ol­ma­ya­nı var say­mak te­mel­li bi­lim­sel­lik­ten uzak yak­la­şım­lar aynı şe­kil­de ol­ma­yan­lar­dan bes­len­mek­te­dir­ler. . Din ve mil­li­yet­çi­lik ön ka­bul­le­ri olan inanç te­mel­li yak­la­şım­lar­dır. Fark­lı ela­man­lar gibi gö­zük­me­si­ne kar­şın, her ikisi de aynı kü­me­nin ele­ma­nı­dır. Aynı kü­me­nin ele­man­la­rı ka­çı­nıl­maz ola­rak ortak özel­lik­ler ta­şır­lar. Daha açık bir bi­çim­de ifade eder­sek; bu iki fark­lı kav­ram bir bi­ri­nin içine geç­miş­tir. Her ikisi de öte­ki­ne karşı ge­çir­gen­dir. Ortak omur­ga­la­rın­da ise, bilgi ye­ter­siz­li­ği yatar.” Bu ikili sar­mal top­lum­la­rın aç­ma­zı­dır ve on­la­rı çık­maz so­ka­ğa sü­rük­ler.

Tar­tı­şıl­ma­yan şey­ler “kut­sal” ka­te­go­ri­si­ne so­ku­lur. Ama kut­sal­lar de­ği­şi­min ve ge­li­şi­min ayak ba­ğı­dır. Bu ko­nu­da Melih Cev­det ile il­gi­li bir an­la­tı var. Melih Cev­det’e; Din­de­ki hu­ra­fe­ler ayık­lan­ma­lı­dır.” Den­di­ğin­de şu ya­nı­tı verir:  Neyi ayık­la­ya­cak­sın, zaten dinin hepsi hu­ra­fe­dir! Der. Melih Cev­det’e ka­tı­lan­da olur, ka­tıl­ma­yan­da. Ama bu söz ko­nu­su ala­nın so­run­lu ol­du­ğu­nu gös­te­rir.

Son za­man­lar­da ko­mü­nist­le­rin, sol­cu­la­rın yurt­se­ver ol­ma­dı­ğı ileri sü­rül­mek­te­dir. Sol­cu­lar top­lu­mun vic­da­nı­dır. Bu du­yar­lı­lık­la­rı ne­de­niy­le onlar yurt­se­ver­dir­ler. Yurt­se­ver­lik­le mil­li­yet­çi­lik aynı somut ol­gu­lar­dan ha­re­ket et­me­le­ri­ne kar­şın; biri soyut de­ğer­le­re ve üre­til­miş söy­len­ce­le­re yö­ne­lir­ken, yurt­se­ver­ler(sol­cu­lar) somut maddi de­ğer­le­ri temel alır­lar. Bu de­ğer­le­rin ko­run­ma­sı; ken­di­le­ri, halk­la­rı, ül­ke­le­ri ve dünya in­san­lık aile­si ya­ra­rı­na­dır. Aynı za­man­da tüm in­san­la­rın(sö­mü­rü­cü­ler ve iş­bir­lik­çi­le­ri hariç) adil pay­la­şı­mı­nı ger­çek­le­yecek bir yö­ne­tim bi­çi­mi­ni ön­gö­rür­ler. Sol­cu­la­rın kendi çı­kar­la­rı için ül­ke­le­ri­ni sat­tık­la­rı gö­rül­me­miş­tir. Onlar ül­ke­le­ri­ni, ül­ke­le­ri­nin tüm var­lık­la­rı­nı, do­ğa­sı­nı, ha­va­sı­nı, su­yu­nu ve top­ra­ğı­nı ko­rur­ken yurt­se­ver­lik­le­ri­ni ka­nıt­la­mış olur­lar. Dönme ol­ma­yan sol­cu­la­rın hır­sız­lı­ğı(hangi değer adına olur­sa olsun), na­mus­suz­lu­ğu, ya­lan­cı­lı­ğı, if­ti­ra­cı­lı­ğı yok­tur. Bu ko­nu­lar­da suçu sabit olan­la­rın bile adil yar­gı­lan­ma­sı­nı is­ter­ler. Bu on­la­rın in­san­la­ra ve hu­ku­ka say­gı­la­rı­nın ka­nı­tı­dır. Ya­şa­mın mer­ke­zi­ne ada­le­ti ko­yar­lar.

Hal böyle iken şimdi ger­çek sol­cu­la­ra sal­dır­ma­nın ne­de­ni nedir? Bir, en çok kork­tu­ğu ke­si­mi yıp­rat­mak is­ti­yor ola­bi­lir­ler. İkin­ci­si de kit­le­si­ni yalan yan­lış uy­du­rul­muş öy­kü­ler üze­rin­den sol­cu­la­ra karşı kin­len­di­re­rek ke­mik­leş­tir­mek is­ti­yor ola­bi­lir­ler. Amaç ne olur­sa olsun, din ve mil­li­yet­çi­lik kişi grup ve sınıf çı­ka­rı için kul­la­nıl­ma­ma­lı­dır.

De­mok­ra­tik ol­ma­yan ik­ti­dar­lar var­sıl­lık­la­rın gü­ven­ce­ye alın­ma­sı için yok­sul­lu­ğun yö­ne­til­me­si­ni temel po­li­ti­ka ola­rak be­nim­se­miş­ler­dir. Bu po­li­ti­ka­la­rı­nın temel gücü ne yazık ki, yok­sul­lar­dır!

Cumartesi, 19 Ağustos 2017 07:45

6. KURULUŞ YIL DÖNÜMÜ.

6. KURULUŞ YIL DÖNÜMÜ.


“Siyasi partiler sosyal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır.” Siyasi partiler ülkede geçerli olan yasalar uyarınca kurulan oluşumlardır. Bu oluşumlarda aynı düşünceyi paylaşan insanların yer alması doğaldır. Burada tanık olduğumuz çelişki; en zengin ile en yoksulların aynı parti çatısı altında yer almasıdır. Geçmiş dönemlerde bu birlikteliklere ortak payda bulmak kolaydı çünkü; ülke çıkarı ülkenin vatandaşlarının çıkarını ifade etmekteydi. Aynı ülkenin vatandaşları için ortak varlıklardan söz edilebilirdi. Günümüzde ortak varlıklar hızla elden çıkarıldı. Yaklaşık olarak bu ortak varlıklardan 59 milyar dolar para alındı, bu paraların nerelere harcandığı bilinmiyor. Aynı şekilde deprem vergisinden toplanan 90 milyara yakın paranın nerelere ve nasıl harcandığı da bilinmiyor. Bütün bunlar denetimlerin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

Artık ülke çıkarından söz etmek(bizim için) güçleşti. Ülke varlıkları elden çıkarılınca geriye kişi ve şirket çıkarları kaldı. Siyasi partilerde şirketlerin ve güçlü kişilerin kolaylaştırıcısı görevini üstlenmiş oldular.                                                                                                                                      Bundan tam 16 yıl önceydi (14 Ağustos 2001’de), AKP kuruldu. Partinin kurucu Genel Başkanı Erdoğan, Ankara Bilkent Oteli’nde üzerinde “Aydınlığa açık, Karanlığakapalı” yazılı  panonun önünde kamuoyuna şöyle sesleniyordu:
Aziz milletimiz… Bugün, önemli bir gün… Bugün Türk siyaset tarihine
“lider oligarşisinin çöktüğü gün” … “tekelci bir anlayışa dayanan liderlik yerine kolektif aklın temsilcisi olan bir liderlik anlayışının geçtiği…”
… parti içi demokrasi(nin)… egemen olduğu... her yönüyle şeffaf, seçmenin sorgulamasına ve denetimine açık, yepyeni bir siyasal örgütlenme modelinin kurulduğu… Koltuğa değil, hizmete sevdalı insanların kurduğu AK Parti’nin doğum günü... Kutlu olsun!
… Partide asla bir “Lider Diktatoryası” oluşmayacaktır…
Partimizin Türk siyaset hayatında getireceği diğer öncü bir tavır ise siyasetçilik makamını bir “kolay servet ve imtiyaz aracı” aracı olarak görme hevesine son verecek oluşudur.
Parti yönetiminde… her görev için seçim… Milletvekilliği ve belediye başkanlığı gibi seçimle belirlenen görevler için aday tespitinde bütün üyelerin katılacağı ön seçim ve teşkilat yoklaması…
Ben ve arkadaşlarım… “İkinci” hatta “Üçüncü sınıf” bir demokrasi modeliyle yönetilmek bu büyük milletin alın yazısı değildir, diyoruz.
Hak kısıtlamaları, özgürlük ihlalleri ve işkence nedeniyle başka ülkelerden azar işitmek bu ülkenin kaderi değildir…
Bizler bu gidişe dur demek için geliyoruz.
... bizler... global ölçekteki ilişkilerde de son derece rasyonel davranacağız.
… “Avrupa Birliği Üyeliğine “EVET” diyoruz.
… Türkiyeli insanları, yabancı ülkelere göç etmeye yönelten yoksulluk ve yoksunluklardır. Gidilen o ülkenin siyasal ve ekonomik standartlarının Türkiye’ye taşınmasıyla bu zorunluluk ortadan kalkacaktır.
… ulaştığı ekonomik refah düzeyiyle, hukuk, eğitim, adalet sistemleriyle, … yüksek standarttaki demokrasisiyle Avrupa’yı insanımızın ayağına getirmeyi hedeflediğimiz için AB Üyeliğine “EVET” diyoruz…
Diyaloğa, hoşgörüye açık, uzlaşmacı ve birleştirici bir dil kullanmayı kendisine ilke edinen partimiz…
İnsanlığın bugüne kadar keşfettiği en mükemmel yönetim biçimi olan “Demokrasi” adını verdiğimiz siyasal sistemin uzun ve sancılı doğuş sürecine çağını aşan görüşlerle değerli katkılarda bulunmuş bir düşünür olarak, Voltaire’in şu etkileyici deyişi bu zorlu yolda en ciddi kılavuzlarımızdan biri olmaya adaydır:
“Sevgili Dostum, sizin görüşlerinize katılmıyorum. Ancak bu görüşlerinizi rahatlıkla ifade edebilmeniz için canımı bile vermeye hazırım”…
(Hüseyin Besli ve Ömer ÖzbayRecep Tayyip Erdoğan Bir Liderin Doğuşu. İstanbul: Meydan; 2010; s. 285, 377 Aktaran, Erdal Atabek)

Bu parti programının ilan edilmesinin üstünden 15 yıl geçti. Şimdi soru şu: Bu programın ne kadarı uygulanabildi? Duyarlı seçmenin görevi bu soruyu sormaktır. Eğer yanıt alabilirse, aldığı yanıtı yaşanmış gerçeklerle test ederek yeniden tavır belirlemesidir. Bu yaklaşım hem bizim için hem de geleceğimiz için gerekli olandır!


Çarşamba, 09 Ağustos 2017 14:34

SEVDALI DÖRTLÜKLER...

SEVDALI DÖRTLÜKLER...

Düşünsel üretiler mevcutların üstüne eklenen güzelliklerdir. Sanatsal üretiler dünya insanlık ailesinin ortak değeridir.

Bahar açılımlım, gül yüzlüm, nar tanem…

Sorumsuzca yüreğimin közüne üfleyensin.

Bedenim yanıp kavrulurken göverensin!

Cemrelerle erkenci filizlere can verensin!

Düşünce ve yaratı temelli değerler her mevsim açılan çiçeklerdir. Yaşamın gökkuşağını üretir üretken beyinler. Hegel der ki; “Sanat dalları maddesi olandan olmayana doğru yükselir.” Burada öncelikli olarak vurgulanan müzik ve şiirdir.

Kış ortasındaki bahardı ve umut dolu yarınlardı.
Açıldı güneşli gülüşü ve bakışları yıldızlandı!
Kanatlandı annesinin güvenli avuçlarındaki elleri,
Sevincini sevdim çocuğun, yüreğim çiçeklendi!

Yaşamlar yeni ve farklı istemlerle çiçeklenir. İstemler düşlenenlerdir ve düşler geleceğin gerçekleridir. O nedenle umut biterse, yarınlarda olmaz!

Bahar soluğunu istemle kucaklar bedenin

Bu sevmeler sevilmeler sana özgü

Karanfil donunda dudakların ıslak

Sıcacık arzularla sürgüne durur tenin

Sanat her koşulda üretmek değil, sadece üretirken yaratmaktır. Özgünlüğü, özenilerek yaratılmışlarla başlar. Sanatçı üretirken aklını ve yüreğini de işe katar.

Mevsimsiz açan kız çiçeğidir bu...
Örselenir umudu vakitsizliğinden.
Ve siner kokusu kılcallarına yaşamın,
Cemresiz uyanmıştır kış uykusundan.

Yaşamak sürekli olarak bir yaşam kavgasının içinde olmaktır. Yaşam kavgasında yenilgiler olabilir ama, mücadele bitmez. Çünkü kaybedenler mücadeleyi bırakanlardır.

Cumhuriyetin kazanımları yaşam güvencemiz ve geleceğimizdir. Yarınlarımıza sahip çıkmak da öncelikli insanlık görevimizdir!

Salı, 08 Ağustos 2017 12:27

KENTLERİN SONBAHARI.

KENTLERİN SONBAHARI.

Sonbahar kavramı varlıklar için kullanılabilir. Doğan, büyüyen varlıklar, bu olgunun gereği olarak kaybederek yok olabilirler. Özellikle kentler söz konusu olduğunda şu atalar söylemini anımsayabiliriz: “At, binicisine göre kişner!” Kentler yönetenlerinin dünya görüşünü ve hayat tarzını yansıtır. Tarık Şengül; “İnsansız kentleşme!” makalesinde kentlerimizin genel görünümünü yansıtan saptamalar yapıyor: “ Eskiden ekonomi fabrika ve işyeri demekti. Ekonomik kriz fabrika ve işyeri çalışamaz hale geldiğinde toplumsallaşır, tepkiye neden olurdu. Bugün geldiğimiz aşamada, kentin kendisi rant yaratan koca bir fabrika olarak çalışıyor. Görünen o ki şimdi bu büyük fabrika bir bütün olarak tekliyor. Diğer bir anlatımla, artık işveren ya da devletin karşısında işini kaybetmiş işçilerden söz etmiyoruz. Karşımızda kentini kaybeden yurttaş var.(TARIK ŞENGÜL-BİRGÜN-05.08.2017)

Kentleşme bir gelişim barındırır bünyesinde. Bu nedenle gelişmiş ülkelerde kent nüfusu sürekli olarak artar. Ülkemizde bu artma, kırsaldan kentlere gecekondularla sürdürülmüştür. Kentler bünyesine katılanları kentlileştirememiştir. Kentlere göçenler alışkanlıklarıyla ve inançlarıyla kentleri kuşatmışlardır. En hızlı zenginleşme yoksulların sırtından elde edilir. Kent yoksulları kent egemenlerini semirtmişlerdir. Örgütlü cehalet devlet olanaklarını kısır çıkarları için kullanınca çarpık kentleşme kaçınılmaz olmuştur. Yeni egemenler kısa yoldan kazanmak için ölü yatırımları(inşaat) tercih etmişlerdir. Bu tercihler, kentlerin elden gitmesinin önemli nedenlerinden biridir. Yoz kültür kendisini yok etmek üzere kurulmuş saatli bomba gibidir. Tekrar Tarık Şengül’e dönelim:

“Bu direnişi etkisizleştiren üç temel dinamikten söz edilebilir. Birincisi, kentsel yapılı çevrenin ve bu çevrenin üretimden doğan rantların ekonomik büyüme strateji açısından hayati bir öneme sahip olmasıdır. İkinci neden kentsel rantların siyasetin finansmanın en önemli kalemi haline gelmesidir. Üçüncü olarak, toplumun geniş bir kesiminin ya bu rantlardan pay alma beklentisiyle, ya da yaşam kaygıları içinde kentlerde yaşanan bu yıkım ve talana karşı tavır almamasıdır.”(T. Ş)

Toplumdaki paylaşım temelli bölünme iyiye doğru gitmediğimizi göstermektedir. Bir toplumda yaşama egemen olanlar yaşam mekanlarını emekçilerin sırtından yaratırlar. İnanç temelli bir yaşam tasarımı özünde ideolojik bir yaklaşımdır. İdeoloji, yaşama ilişkin istem ve beklentiler toplamıdır. Yaşamın merkezine inancı koyduğunuz zaman inanç ideoloji olmaktan kurtulamaz. İnancın belirlediği kent tasarımında, ibadet merkezleri başköşeye konur. İnanç temelli yaşamın yeniden üretilmesi için inançlı kitlelerin varlığı kaçınılmaz olur. Bütün bunlar yeni açmazlara kapı aralar:

“Artık üretilen yeni yapılı çevre için talep yaratılamıyor. Bu durumu görmek için AVM’lerin, iş merkezlerinin, konut sitelerinin doluluk oranlarına bakmak yeterli. Kamu yatırım ve ihalelerinin inşaat sektörü ve kentsel yapılı çevrenin üretime sağladığı desteğin de, kamu kaynaklarındaki daralma nedeniyle sürdürülmesi mümkün görünmüyor.”(T.Ş)

“Mesele, siyaset bu büyük krizi okuyabilecek mi? Bu soru ve yanıtı önemli, çünkü işçinin mücadelesinin önünde sendikalar yürürken, kentini kaybeden vatandaşın önünde kimin yürüyeceği hala belirsiz!”(T.Ş)

Biz yapılanların halkın yararına olmasını istiyoruz ama onlar kendi yararlarının halkın yararına olduğuna inanıyorlar. Ülkede istihdam temelli gerçek yatırımlar yapılmamaktadır. Vitrinlik yatırımlar belirli kişilerin(az sayıda) her koşulda kazanması için araç olarak kullanılmaktadır. Yollar, köprüler, hava alanları ve şehir hasta haneleri bazı kişilere eşitsiz fırsatlar yaratmaktadır. Bu nedenle bozulmanın hızlanması kaçınılmazdır.

 

 

Salı, 01 Ağustos 2017 12:04

YARGILAYANLAR.

YARGILAYANLAR.

Gazeteci görevini gerektiği gibi yapınca iktidar ile arasının açılması normaldir:                                                                    “Gazetecilik ise sorgulamak, şeytan avukatlığı yapmak, biraz kafa tutmak ve her daim öküzün altında buzağı aramaktır.
Bu yüzden de Ahmet Şık’ın Cumhuriyet davasında yaptığı savunma, iktidar nezdinde hoşnutsuzluk yaratmış olsa da, tam anlamıyla “gazetecilik” denen bu tuhaf mesleğin tanımıdır.(Aslı AYDINTAŞBAŞ)”

“Tarih göstermiştir ki siyasi davaların kazananları o davaların sanıklarıdır. Tarihte böyle bir davanın savcısı olup da sonradan hayırla yâd edilen kimse yoktur. Bu tarz davaların iddianameleri birer hukuki ucube olarak kayıtlara geçer. Ne delili delildir ne de akıl yürütmesi akıl yürütme.(ÖZGÜR MUMCU)”

“Yargının adil olup olmadığı kararların yönüne değil, içeriklerine, hukuki gerekçelendirilme ölçütlerine, müsnet suçların gerçekte sabit olduğunu saptayacak delillerle kanıtlandırılıp kanıtlandırılmadıklarına, kararı veren yargıçların yürütme veya hehangi bir başka güce bağımlı olup olmadığına yani tarafsızlıklarına bağlıdır.(ALİ SİRMEN)”

“Adalet olmadığı gibi inandırıcılık gibi bir kaygı da yok, niye olsun. Dert inandırıcılık olsa, FETÖ üyeliğinden yargılanan sanığın savcı, Fethullah Gülen’in gerisinde bol miktarda el pençe divan fotoğrafları bulunan, 17 Aralık’tan sonra “Ak Parti gider pak parti gelir” dediği program kaydı Beyaz TV arşivinde bulunan sağ kol Hüseyin Gülerce’nin tanık olduğu, tarihe “parkeci-pideci” diye geçecek bu iddianameyi geri çevirirdi.(ÇİĞDEM TOKER)”

Yani insanı diğer yaratıklardan kesin ayran, esas insanı insan yapan eylemler bütünü.
İnsanoğlu düşünmeye cesaret etmeseydi, içinden çıkan olağanüstü akıllar ve kolektif bilinçler sayesinde ayrıcalığını koymasaydı, doğanın sıradan yaratıklarından farkı olmazdı. Her yaratık gibi, kendi döngüsü içinde yaşayıp giderdi. Nitekim büyük çoğunluk öyle yaşıyor.(ORHAN BURSALI)”

Akın Atalay: “Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri olmaktan kaynaklı uğradığımız ağır haksızlık ve mağduriyetin üzerimde yarattığı en küçük bir pişmanlık ve korku yoktur. Ben asıl bu haksızlığın sorumlularının büyük korku yaşadıkları kanısındayım. Bizleri baskı, tehdit ve hapisle korkutamazlar.”
Murat Sabuncu: İddianamede birçok manşet yer alırken, 16 Temmuz tarihli gazetedeki “Çözüm Demokraside” başlığının yok sayıldığına dikkati çektikten sonra: “4 yıllık manşetlerimizi inceleyip 1500 manşet, 14-15 bin haber arasından cımbızlanan haberlerin sorgulanması için savcının bulduğu tanıklar FETÖ ile yan yana olmuş, emirerliği yapmış kişiler, bilirkişi ise bir mühendis!”
Kadri Gürsel: “Burada karşınızda ‘üyesi olmamakla birlikte, terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ettiğim’ için değil, bağımsız, sorgulayıcı ve eleştirel bir gazeteci olduğum için, taviz vermediğim için bulunmaktayım. FET֒nün adı henüz ‘Cemaat’ iken ve bu cemaat ile AKP iktidarı birlikte çalışırken benim bu yapıya,bakışım negatif olmuştur ve hiç değişmemiştir. AKP’nin de bu ittifakın kurbanı olabileceğini çeşitli vesilelerle ifade ettim. Bütün öngörülerim gerçekleşti.”

Siyasi yargılamalarda sadece yargılayanlar değil, yargılayıcıları yönlendirenlerde yargılanmaktan kurtulamaz!

AHMET ŞIK: “Bu yüzden söyleyeceğim o ki, dün gazeteciydim. Bugün gazeteciyim. Yarın da gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Yani hakikati boğmak isteyenlerle aramızdaki bu uzlaşmaz çelişki hiç bitmeyecek.

Bu karanlık günlerde ihtiyacımız olan daha fazla hakikat kaybı değil. Her şeyden çok ve daha fazla gerçeklere ihtiyacımız var. Bu yüzden hakikate kendimden daha fazla saygı duymaya da, inkarcı biat kadrolarına dahil olmayı reddetmeye de devam edeceğim.

Bunun için bir bedel ödemek gerektiği ortada. Ama sanmayın ki bu bizi korkutuyor. Ne ben, ne de dostları olmaktan onur duyduğum “Dışarıdaki Gazeteciler”, her kim olursanız olun hiç birinizden korkmuyoruz. Çünkü zorbaları en çok korkutanın cesaret olduğunu biliyoruz.

Ve zorbalar da şunu bilsin ki, hiçbir zalimlik, tarihin akışını engelleyemez.

Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet (HABER MERKEZİ)”

 

 

Pazartesi, 31 Temmuz 2017 13:35

DÖRDÜNCÜ KUVVET(!)

DÖRDÜNCÜ KUVVET(!)

Voltaire şöyle demiş:”…hükümetler hatalı iken haklı olmak çok tehlikelidir.” Bu gerçeği saptayan genel bir değerlendirmedir. Gerçeklerin dillendirilmesi bir iktidarı rahatsız ediyorsa o ülkede doğru gitmeyen bir şeylerin ve aksayan bir yargının olduğu söylenebilir. Basının görevi kamu adına araştırma ve soruşturmalar yaparak iktidarı halk adına denetlemektir.

Halk için görev yapan basın emekçileri gerçekleri savunma yükümlülükleri olduğunun bilincindedirler. Bu nedenle görevlerini onurluca yaptıkları için bazı çıkarcıların tekerine çomak sokmaları bağımsız olmayan yargı tarafından ve haksız olarak yargılanmalarına neden olur. Bu gibi hallerde yargılayanların yargılandıklarına tanık olunur. Ahmet Şık’ın savunması yargılayan ve suçlayan bir savunmadır:

“Ahmet Şık’ın ortalığı ayağa kaldıran ve yabancı basında da yer alan tarihi savunması da unutulmayacak türden. Ne diyor Ahmet Şık? “Gazetecilik faaliyetlerini suçlama konusu yapmak, totaliter rejimlerin ortak özelliğidir. Tecrübemle biliyorum ki mesleki faaliyetlerim nedeniyle her siyasal iktidarın ve her dönemin yargısının ‘kötüsü – suçlusu’ olmayı başardım. Kızıma bırakacağım bu mirastan gurur duyuyorum.

Biliyorum, bu iktidar
ın da, yargısının da benimle ilgili sorunları var. Çünkü gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Bugün, Türkiye’de yaygın bir şekilde olduğu gibi siyasal iktidara, çeşitli güç odaklarına değil hakikatin gücüne sırtımı dayayarak gazetecilik yapıyorum.”(Birgün Pazar eki)

Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay’ın, iddianamedeki tüm suçlamaları çürüten  savunmasının son sözleri şöyle:

“Bilinsin ki, burada verilecek nihai karar bizimle ilgili görünse bile gerçekte öyle olmayacaktır. Biz, bugünün muktediri öyle olmasını istediği için aylardır tutukluyuz. Ne kadar daha sürecek bilmiyorum. Ama bildiğim şeyler de var. Esareti kabul etmeyiz, onurumuzdan, haysiyetimizden, insanlığımızdan vazgeçmeyiz. Korkuya teslim olmayız. Gazeteciliğe, halkın bilgi edinme hakkına zarar verecek bir ödün vermeyiz, veremeyiz. Onursuz bir özgürlüğe razı olmayız. Böylesi bir düşüklükten herkesin uzak olmasını dilerim. Sizler vereceğiniz nihai kararla, iktidardakilerden farklı düşünmenin, eleştirinin, muhalefet etmenin, gazeteciliğin suç sayılıp sayılmayacağına da karar vermiş olacaksınız…”

Haksız yargılamalarda suçlananlar haksızlıkları dillendirdiklerinde yargılayanlar yargılanır. Özgür Mumcu’nun vurguladığı gibi; “Delil yetersizliği değil, delil yokluğu söz konusudur(!)” Cumhuriyet yazarlarını Fetö ile ilişkilendirmek olacak gibi değildir. Arşivlere girildiğinde bu gerçek görülebilir. Bu yapılmıyor ve Fetö’nün mutemet adamları gizli tanık oluyor ise, gerçeği söylemek ve haklı olmak suçlu olmakla eşanlamlı hale gelir. Ahmet Şık basılmadan toplanan kitabı İmamın Ordusu ile ilgili yazısında şunları yazmış: “Kitapta Fethullah Gülen’in hayatına ilişkin de uzun anlatımlar yer alıyor. Erzurumlu bir vaizken giderek küçük bir devletçik haline dönüşen bir cemaatle ilgili Ahmet Şık’tan çok önce yazılmış pek çok yazı ve kitapta da var bu bilgiler. Bu bilgiler arasında ilginç notlar da var elbet. Başta Yeni Asya çevresindeyken daha sonra ayrılıp Necmettin Erbakan’a yanaşan Gülen’in daha sonra onunla da bir savaşa girişmesi, MHP ile çatışmalar yaşaması vb. gibi olgular, cemaatin nasıl ince ince örgütlendiğine dair ayrıntılar.” Bu adamı Fetöcü’lükle suçlamak için ya çok gözü kara olmak ya da çok çaresiz kalmak gerek.

 

 

Cuma, 21 Temmuz 2017 13:56

KURULUŞ SÖYLENCESİ(!)…

KURULUŞ SÖYLENCESİ(!)…

Kurucu iradenin kuruluş efsanesine gerek duyduğunu biliyoruz. Kurucu irade dayanaklarını kuruluş mitinden almak durumundadır. Kurtuluş Savaşı sürecinde milli irade doruk noktasına ulaşmıştır. Bu kapsamda yer almayanlar, ülkeyi işgal edenlerle işbirliği yapan vatan hainleridir. Bu hainlerin sayısı önemli bir yekûn teşkil etmemekteydi. Bugün toplumun büyük kesimi Fetö darbesine karşıdır. AKP kitlesi içinde yer alanların büyük bölümü de darbeye karşıdır. Fakat ABD’ye uşaklık eden Fetö’nün kalkışmasını kuruluş söylencesi yapmak isteyenler yanılmaktadırlar. Zaten darbelerin gücü bir söylence yaratmaya yetmez.

AKP bir kuruluş söylencesi yaratmak için çaba harcamaktadır. Bunun için haklı ve yeterli nedenlerin olması gerektiği kesindir. İktidar için mücadele eden bir ittifakın taraflarından biri ötekine darbe yapmaya kalkışınca ve bu kalkışma bastırılınca ortaya bir kuruluş gerekçesi çıkmaz. Çünkü devlet yerli yerinde durmaktadır. Fetö ile mücadele gerekçesiyle OHAL ilan edilmesine karşın, cumhuriyet değerleri ile ve demokratik muhalefet ile mücadele edilmektedir. Böyle bir mücadele her koşulda demokratik olmayacağı için, haklı bir söylence olması da mümkün değildir.

Kurucu iradelerin ortaya çıkış süreçleri özel konumlar gerektirmektedir. Kurtuluş savaşı veren ülkeler her zaman böyle bir olanağı yakalar. Bir devletin ilk kuruluş aşaması için söylence kaçınılmazdır. Üçüncü durum ihtilal sonraları içindir. Doğal olarak ihtilal süreci yaşanmış bir öykü ile kuruluşunu perçinler.

Darbe ile ihtilal kavramları karıştırılmaktadır. Darbeler sınıf içi iktidar mücadelesi olduğu için sistemle köklü bir sorunu yoktur. Bir biçimde yönetimi devralan dinamik sadece kendisine kolaylık sağlayacak yenilikler ya da değişiklikler yapabilir. İhtilal, aynı bünyedeki sınıflar arası iktidar mücadelesidir. Hatta ideolojik olarak aynı yolda yürümelerine karşın.                                                                                                  Devrim, mevcut yapıyı, konumu veya sistemi köklü biçimde değiştirme eylemidir. Devrimin anlam ve algısı pozitiftir. Çünkü değiştirilen şeyin daha iyi, güzel ve yararlı olduğu varsayılır. Bu nedenle insanlık açısından geriye gidiş eylem ve girişimlerine devrim denemez. Bu konuda genel çoğunluğun temel hakları ve çıkarı belirleyicidir. Devrimin kuruluş söylencesini devrim sürecindeki eylemler yaratır.

“Siyaseti dost-düşman ikiliği üzerine kurmaktan, “Ya bizdensin ya onlardan” demekten ve toplumu tam ortadan ikiye bölerek kendilerinden olmayan herkesi terörist ilan etmekten başka çaresi bulunmayan, buradan bir iktidar teknolojisi türeten rejimin 15 Temmuz üzerinden ne kapsayıcı bir anlatı inşa etmesi ne de milli bir gün icat etmesi mümkün. Başaramazlar.”(FATİH YAŞLI)

“Toplumun bir yarısını ancak diğer yarısına düşmanlık üzerinden seferber edebilen bir rejimin, “yeniden doğuş”a, “kuruluş”a ya da “kurtuluş”a dair bir hikâye, bir mitos üretmesi mümkün değildir. Buradan “milli mücadele” de “milli birlik beraberlik” de çıkmaz, buradan çıkacak olan Guantanamo’dur, tek tip elbisedir, süreklileşmiş olağanüstü haldir.”(FATİH YAŞLI)

Cumhuriyet Gazetesinden Ali Sirmen, Fetöcülerle yapılan mücadelenin inandırıcı olmadığını şöyle vurguluyor: “Aslında OHAL FETÖ ile mücadelede değil, bütün muhalifleri sindirmede, biat etmeyenleri susturmada, medyayı, yargıyı hizaya sokmada kullanılan bir araçtı. OHAL iktidarın onsuz olmazıydı artık. FETÖ ile mücadele OHAL’in bahanesiydi sadece.
Zaten AKP, FETÖ ile mücadeleye niyetli de değildi.
Zaten AKP, FETÖ ile mücadele de edemezdi.
Aslında AKP her tarafı sarmış olan FET֒nün oluşturduğu tehdidin büyüklüğünün ve ciddiyetinin farkında. Ama her şey o kadar iç içe geçmiş durumda ki FET֒nün nerede bittiğini, AKP’nin nerede başladığını saptamak çok güç.”(ALİ SİRMEN)

 

 

Sayfa 1 / 30