18 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Özlem Kurdoğlu

Özlem Kurdoğlu

Özlem Kurdoğlu Hakkında

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 06 Mart 2017 07:59

ŞİDDETSİZ GÜÇ DÜNYAYI DEĞİŞTİRİR

ŞİDDETSİZ GÜÇ DÜNYAYI DEĞİŞTİRİR


 

Hani bazıları vardır, sıkılan palavranın neresinde tutarsızlık olduğunu anında yakalar, zihninde kestirme yoldan doğruya ulaşır... sonra da palavrayı atana geri ateş etmeden, kendi kafasını da karıştırtmadan konuyu ustalıkla kapatır. Hatta keyfini hiç kaçırmaz, üstüne de içeriği kaliteli bir espri patlatır. Bel altı vuruş yapmaya ihtiyaç duymaz, kendini öfkeye kaptırmaz, düşük frekanslara inmez...

Çok sevdiğim bir profili oluşturur bu tarzın sahipleri. Sayıları da gittikçe çoğalıyor.

İyi de ediyor çünkü içinde yaşadığımız devirde en büyük sınav, insanlar arası ilişkilerin dengelerini sürdürülebilir sağlıkta kurabilmek olacak.

Tarihten bugüne dek bilinen dünya, birilerinin diğerlerini harcayarak ve basbayağı "yiyerek" hayatta kalması üzerine kuruluydu. Artık bu halin gidecek daha fazla yolu kalmadığı, görebilenlerimiz tarafından açıkça tespit ediliyor. Ya hep beraber birbirimizi yok edip yiteceğiz... Ki o zaman yorgan gitti kavga bitti, daha konuşacak birşey yok...

Ya da artık sistemlerimizi "yokluk, sınırlılık, nadirlik" üzerinden yürütmeye bir son verip bolluğu işlemeye başlayacağız. Bunun bize statü kaybı getireceği şeklindeki endişe ile de yüzleşeceğiz, çünkü birbirini harcayarak elde edilmiş statü aslında baştan statü filan değildir. Bir kandırmacadır. Ağaçtaki yılanın Adem ile Havva'ya uzattığı zehirli elmadır. Tuzaktır. Astarı yüzünden pahalıya gelir. Israrla peşine düşen her ruhu eninde sonunda yok eder. Çünkü daha ilk başı yanlış kurulmuş temel üzerine doğru bina inşa edilemez.

Önümüzdeki vartadan sonra sağ kalmak istiyorsak 1- bu ülkede yeni fabrika/üretimhaneler kurup çalıştırmalı, 2- ihtiyaçlarımızı onlardan karşılamalı, 3- burada yaşamayan kimseye de onları satmamalıyız.

Sokaklarda meyva ağaçları olmasından, bahçelerde çim yerine yiyecek yetiştirilmesinden, insanların bunlardan yiyerek karın doyurabilmesinden rahatsız olmamalıyız. Enerji ve suyun direkt havadan elde edildiği yeni teknolojilerden çekinmemeliyiz. Borç ekonomisini birbirimizi kontrol altında tutma aracı olarak görmemeliyiz. Yerel üretip tüketme fikrini, kontrol yitimine eşitlememeliyiz. Büyük kitleleri köşeye sıkıştırmak için insanların zaaflarını birbirine karşı kullananlara alet olmamalıyız, sempati beslememeliyiz.

Bir arada yaşamanın farklı yöntemlerini geliştirmeliyiz. Birbirimize güven kurmanın ve o güveni yaşatmanın gerçeğe dayanan yollarını üretmeliyiz.

Bunların resmi/kanuni altyapısını da toplu kararla oluşturup, "şiddetsiz ama amansız kararlılık" ile uygulamalıyız. Şiddetsiz güç bugün hem bizim milletimizi, hem de icabında insanlığın geri kalanını sağ tutabilecek tek güçtür.

 

Acelesi yok... eğrisini doğrusunu düşünmeye henüz vakit var... ama er geç bu noktalara geleceğiz, birbirimize hatırlatalım.

GEMİLER LİMANDA GÜVENDEDİR, AMA YAPILIŞ AMAÇLARI BU DEĞİLDİR

 

Hayatlarımızı da, hepimize gerçek niyetine belletilen bilgileri de bugün Şirket Menfaatleri şekillendiriyor.

Onların yerinde olsam aynını mı yapardım bilmiyorum, ama bildiğim şey hayatlarımızı artık  imkansız hale getirdikleri.

Omurgamıza kadar soyulmuş ve fazla iş çıkarmadan ölmüş olarak tutmak istiyorlar hepimizi.

Sağlık, enerji, yiyecek üretimi gibi birçok anahtar konuda kaybolmuş, kaybedilmiş bilimler var.

Bunların bir bölümünün insanlığa unutturulup, tarihin masuz yamuk aktarılmış sisleri arasına bilerek gömülmesinden, Şirket Menfaatleri sorumlu.

Onları unutulmuş tutmak ve gün yüzüne çıkarttırmamak için her uygulamayı baskılıyor, yöntem geliştiren bilimcileri punduna uydurup göz kırpmadan öldürüyorlar.

Belli etmeden ama güçlü şekilde ne düşüneceğimizi şekillendiriyorlar, korku ve kaygılarımıza başarıyla hitap ederek.

Vay namussuzlar deyip öfkelenmeyi, nefret etmeyi boşverin şimdi, bu ancak onların işine yarar çünkü...

Ama çıkalım artık bu bataktan. Dünyanın asıl gerçeklerini yeniden avucumuza alalım.

Şirket Menfaatleri bize hayat tanımaz, onların gölgesinde güven yoktur.

Toplu olarak yok edilmeden önce insanlığın bu yönünü anlayalım, üzerimizdeki etkisini silkeleyip artık gerçekten "yaşamaya" başlayalım.

Not: Hayır, ülke gündeminden çok ötelere uçmuş filan değilim.

Bugün gözlerimize inanamadan yaşamak zorunda bırakıldığımız bütün bu zırvalıkların alayından sorumlu olan şey, şimdiye dek ülkece kendimizi Şirket Menfaatlerine ve mantığına teslim ederek gözü kapalı hayat sürmüş olmamızdır.

Yemeyenin malını yerler. Ve ülkemizi bitirmek üzereler.

Artık silkinip bize belletilen saçmalıkların ötesine ulaşmanın vakti geldi.

Hadi davranalım arkadaşlar: Toplu, sakin, ama çelik gibi amansız kararlılıkla Şirket mantığına geri adım attırıp, VARLIĞIMIZA yeniden yer açalım.

 

 

Pazartesi, 12 Aralık 2016 16:04

YULAR ANCAK BOYNUNA DOLARSAN SIKAR

YULAR ANCAK BOYNUNA DOLARSAN SIKAR

 

Bir insanın elini ayağını kesip, sonra koşmuyor diye ona ceza yazdığınızı düşünün...

"Dış borç" denen olayın gerçek temeli bu derece abestir işte.  

Nasıl mı? Hadi şu borç mantığının ahlaki temelini iyice inceleyelim:

Sözünün eri olmak, borcunu mutlaka ödemek, yüksek ahlaki değerlere ait kavramlardır.

Size borçlu olan kişinin, eğer borcunu ödemezse kendini yanlışta hissetmesi beklenir. Bu yanlışlığın ağırlığı onu üstüne düşen gayrete teşvik edecektir.

Öte yandan, sözünün eri olmadığını, fırsat bulursa borç morç ödemeyecek kadar vicdan engelli olduğunu, hele yüksek ahlaki değerlerinin defolu olduğunu yüzlerce kez kanıtlamış  liderleri DESTEKLİYORSANIZ, toplumların başında türlü takla ve hile ile masuz tutuyorsanız...

ve bu liderleri kullanarak, düzenbazlık yolu ile halkları kandırarak, cahilliklerini tetikleyip teşvik ederek, alternatif başka yol bırakmayarak hile ile borç altına sokuyorsanız...

... Siz de o yüksek ahlaki denklemden düşmüşsünüz demektir.

O zaman ahlaki çerçeve dışına çıkarak havadan ürettiğiniz borçları, ahlaki değerlere yaslanarak talep etmenizde bir tutarsızlık oluşur.

Matematik gibi keskin bu denklemin sonucu şudur: Bir halka tuzak kurularak kontrol amaçlarıyla oluşturulan borç meşru değildir. Etik ve ahlaki açıdan haneden silinmesi gerekir.

Aksini savunan zihin, etik ve ahlakın "üstünlük kaygısını gidermek" adına çiğnenmesini de savunmuş olur.

Yok, eğer eski çağ adamının kas kavgası yerine modern borç tuzağı kavgasını, araya ahlak filan koymadan dümdüz ikame ettiyseniz... o zaman yiyin birbirinizi arkadaş, filler tepişir çimler çamur olur, aradan sağ kalanımız varsa bizimdir.

Bu dünyada ancak "kendine var olma hakkı vermekten korkmayanlar" baki kalıyor.

Varlığımızın devamına dair son karar hepimizindir.

 

Cuma, 04 Kasım 2016 07:52

TELKİNLERİ BOŞVER GERÇEKLERE BAK

TELKİNLERİ BOŞVER GERÇEKLERE BAK

Yıllardır insanları güne yemekle başlamaya teşvik eden bir "kuvvetli kahvaltı" teranesinin her yayın ortamından tekrarlandığını duyarız. Kuvvetli kahvaltı yapılmayınca performans düşüyormuş, çocuklarda gelişim yavaşlıyormuş diye lanse ediliyor sürekli. Hele bir de günde en az iki litre su içilmeli şeklindeki zırvalık var ki, her deneyen imkansız olduğunu görüyor, hatta uygulama uzun sürerse rahatsızlık verdiğini tespit ediyor.

Bu iki ana konuda son zamanlarda araştırmalarla ortaya çıkan sonuçlar şöyle: 1- Günde 2 litre su içmek zorunda değiliz. Susadığımız zaman içeriz yeter.

2- Güne ille de kuvvetli kahvaltıyla başlamak zorunda değiliz. Hatta sağlık için 3 öğün şart değil, öğlen ve akşamüstü olmak üzere günde 2 öğün yeterli. İnsan vücudu günün büyük bölümünü yiyerek değil, yemeyerek geçirerek daha sağlıklı kalıyor.

Geçenlerde bir okul ziyaretinde bulundum. Bizim zamanımızda okul koridorlarının duvarlarında milli duygulara hitap eden ifadeler, panolarında barışı ve doğayı yansıtan resimler olurdu. Bol bol "ne mutlu Türk'üm diyene"lerin arasında bir de çocukları bilime, spora, sanata, bilgiye teşvik eden mesajlara rastlardık okul koridorlarında, sınıflarında.

Bu seferki okulun koridor panolarında ise tanklar, uçaklar, hak arayan kalabalıklar, yerlerde yatan vurulmuş insan çizimleri, kan dereleri, çatışma sahneleri, ellerini yanaklarına koymuş çığlık atan insan figürleri gördüm. (Çok uzun düşündünüz mü kardeşim, çocukları böyle şeyler çizmeye teşvik için karar verirken?)

Bunlardan daha beteri, daha sinsisi de vardı ama: Koridorlar ve merdivenler boyunca her tarafa "iyi beslenme" ile ilgili kafa programlama cümleleri asılıydı.

Bunun nesi mi kötü? Yeni yetişen zihinlere kazınan ana mesaj, "YE. Ye. Tüket. Su iç. Süt iç. Beslen. Kahvaltı et. İlla ki ye, ye, ye. Tüket tüket."

Hadi milli değerler bir derece, ki onlar da istiklalin idamesi için lazım... Hani nerede o okul duvarlarında çocukları bilime, sanata, spora, kültüre, kısacası işlek ve üretken birer zihin haline gelmeye teşvik eden yazılar?

İnsanları ekonomi dönsün diye makul düzeyde tüketime özendirmek bir derece anlaşılabilir belki... Ama yemekten ve kavgadan başka hiçbir şey düşünemeyen bireyler yetiştirmek, büyük kitleleri tüketime bağımlı tutmak için, mega şirket zihniyetinin ürettiği yalan reklam ve propogandaların dozu iyice kaçmış artık.

Kendimizi milletçe hepten koyun çobanlarına yedirtmemek adına, uyanık olmak ve bunları gördüğün yerde tanıyıp içinden "hadi ordan" deme huyunu geliştirmek lazım.

 

 

Çarşamba, 15 Haziran 2016 17:04

RUHU KUVVETLİ OLAN KAZANSIN

RUHU KUVVETLİ OLAN KAZANSIN

 

Adaletin gereğine göre insanları ayırMAmak lazım.

Ama bu prensip kimseyi, hayatını sürekli kendine yontarak geçirenler karşısında aciz bırakmamalı.

Günümüzde genellemelerin işi pek çözmediğini görmeye başladık. Her kesimden her türlü insan çıkabiliyor, her olayı kendi içinde taze değerlendirmek lazım.

Ama öyle bir tanım var ki, bir insanın eşref haliyle mi yoksa eşşek haliyle mi müdahil olduğunu şak diye anlıyorsunuz.

Bir olaya karışmış, tanık olan, veya yorum yapan tüm ilgili bireylerin, etraflarını neye inandırmaya çalıştığına göz atıyorsunuz. Tutumları özünde şu iki kapıdan birine çıkıyor:

1- Olayın kurban(lar)ına karşı içinden şefkat ve koruma hisleri gelenler.

2- Olayın kurban(lar)ını suçlu ilan etme ve cezalandırma gayretine girenler.

Diğer ayırımlar yanıltıcı olabilir, insanı yanlış tavır koymaya sevkedebilir belki.

Ama işte bu bu iki gruba göre yapılacak değerlendirme şaşmaz, çünkü işi ideolojiler ötesi düzeyden itibaren ele alıyor.

Birinci gruptakiler, hayatta asgari kırk fırın ekmek yemiş ve muhakemesi belli düzeye ulaşmış bireyler.

İkinci gruba girenlerin ise arızalı vakalar gibi ele alınması lazım.

Bunların çoğu, kendilerinden başka herkesi suçlama yoluyla, dikkati kendi yediği herzeden uzaklaştırma ihtiyacı duyan tiplerdir.

Bu ikincilerin suçlu ilan etme bahanesinin mantığa dayanması gerekmiyor, olay sırasında anlık olarak neyin infialini uyandırabilecek gibi hissederlerse ona yöneliyorlar.

Üstelik ortamdaki benzer şekilde kafası kilitlileri de hemen aynı gaza getirip tav ediyorlar.

Kalabalıklarsa tahripkar oluyorlar, hedefte kalmamak lazım.

Not 1: Bu model beyin "korku" ile çalışıyor. Korkmayanı anlamıyor, anlamadığı şeyden ürküyor.

Dolayısıyla eğer olay sırasında sarsamayacakları kadar tepeniz attıysa, bu tipleri belli bir süre şaşırtıp geri çekilme güdüsü uyandırabiliyorsunuz.

Not 2: Başkalarına kötü davranmak için sürekli selahiyet arayan yobazların, yukarıdaki iki gruptan hangisine girdiğine şaşıran var mı?

Not 3: Herşeye rağmen dünya düzeliyor. Zamanla bize de yetişecek, moralleri bozmayın.

Bu arada nereden çağrıştı demeyin, yazının sonunu araplaşmış halklara iyi niyet duası ile getiresim var.

Kendilerine diyorum ki: Çocuklarınızın önce mezuniyetlerini sonra mürüvetini göresiniz inşallah.

 

Perşembe, 19 Mayıs 2016 10:56

ÖZGÜRLÜK ÖYLE OLMAZ BÖYLE OLUR

ÖZGÜRLÜK ÖYLE OLMAZ BÖYLE OLUR

 

İnsanlarımızın birbirine eskisi kadar kötü davranmasını engelleyen adam...

Seni sırf bunun için sindiremeyenler var. (Kına yaksınlar.)

Biz birbirimize iyi davranmasını öğrenmeye ve uygulamaya devam edeceğiz.

ÖZGÜRLÜĞÜN olmadığı yerde İBADET de olmaz; nasipleri varsa kıymetini anlayıp öper başlarına koyarlar.

Yoksa da fark etmez, bağnaz ürür İSTİKLAL yürür nasılsa.

"Bu ülkede olmayacak şey dediğimiz neler oldu" şeklindeki ruh haline kendimizi tepsi üstünde teslim etmeyelim.

 

Bazı şeyler vardır ki mümkün değildir, şansını deneyen kim olursa olsun.

Mesela çocuklarımıza kimse zorla el uzatamaz.

Sssıkar biraz, bakın üç "s" ile söylüyorum.

Laik bakış açımızı kimse zorla dinileştiremez, neyle tehdit ederse etsin. Aşarız.

İlle prensip icabı filan da değil ha, sadece seks takıntılıların hayata yayılmış kaprisinin, ciddiye alınacak tarafı yoktur da ondan.

Baştan alıştıramadılar, Ata'm sağolsun. Bundan sonra gelenlere de istedikleri kadar sahte kabeler etrafında tavaf provası yaptırsınlar, anaokul yaşında gelin damat müsameresine soksunlar, tecavüze uğramayı normal hayat gibi öğretmeye kalkışsınlar.

Yemez. Kumaşları farklı. Büyüdükçe görecekler, bildiklerinden değil onlar. İstiklallerini onlara da unutturamayacaklar.

Hele şu son birkaç gündür ayyuka çıkan, sabileri tecavüzcüyle evlendirme teranesi var ya...

Ama ne meraklıymışsınız be kardeşim, "gözümün değdiği seks yapılabilir herşeyi mahremim ilan edebilsem keşke" diye özlemeye?

Karikatür olsa komik gelirdi belki de, o göz diktikleriniz bizim çocuklarımız. Dolayısıyla hiç gülesimiz olmaz, ayağınızı denk alın.

Dua edin ki bu zırvalığın asılsız asparagas olduğuna dair veri geliyor.

Bu düzeyde cüretkarlığın ters propoganda niyetine üretilmesi bile fazla gerçi, ama dua edin ki farkındayız, birileri hassasiyet kaşıyor.

Bu ülkede bazı şeyler oldu evet, ama bazı şeyler de asla olmaz.

Çünkü dedim ya sssıkar biraz. Kumaşı tutmaz.

Ha şansınızı mı deneyeceksiniz, kaybedeceğiniz birşey mi yok?

Var aslında.

Sübyancılıktı, baskıcılıktı, kavgacılıktı, saygısızlıktı derken daha farklı bir yüzümüzle karşılaşırsınız.

Başa da çıkamazsınız.

Gönül ister ki birbirimize yazık etmeyelim.

Zira bu kez bir güruhu diğerine, okumuşu cahile filan çatamazsınız.

İNSANIMIZI hedef almayız, direkt NÜVESİNİ bulur onu kuruturuz.

Ona göre uyarmadı demeyin.

Özetle, ey din arkasına saklanan,

1- Başkasının nasıl yaşayacağını sen dikte edemezsin.

2- Sana bu izni vermemek, sana zulmetmek anlamına gelmez.

3- Öyle algılamaktan kendini kurtar.

4- Bunu bir an önce başar ki,

İSTİKLAL yoluna devam ederken seni ezip geçmek zorunda kalmasın, seni de yanına alsın.

 

Pazartesi, 18 Nisan 2016 08:05

ÇOCUKLARI SEVMEK ÖYLE OLMAZ...

 

ÇOCUKLARI SEVMEK ÖYLE OLMAZ...

 

Kızlı erkekli yaşamasınlar. El ele tutuşmasınlar. Yan yana oturmasınlar.

Kimse seks yapmasın, hatta düşünmesin, aklına getirmesin.

Verin bana kuytuda kıstırayım, hepsine ben seks yapayım. İmza: Yobaz.

Not: Ama napayım haklıyım been çünkü fıtratım öyle söylüyor, istismar edemezsem insan haklarım çiğnenmiş olur, mağdur edilmiş olurum.

Bak sen.

Bu sistematik pedofili konusunda fazla yazmayacaktım, ama şu eskiden çocuklara zorla içirilen biraymış, eroinmiş lafları karşıma gelince fikrim değişti.

Ahlak timsali havasına girip topluma ayar vermeye kalkacaksan, önce kendi mabadına hakim olacaksın. Biraz tutarlılık lütfen.

Vakıf olayı açığa çıktığında Aile bakanı olarak sunulan insanın ağzından ne kaçırdığını hepimiz duyduk değil mi? "İstismara uğrayan çocukların cezalandırılması..." !

Dil sürçmesi filan hikaye arkadaşlar. Dervişin fikri neyse zikri de odur.

Belli ki bu insanlar seks saldırganını "çok ihtiyacı gelip tecavüz etmek zorunda kalan mağdur" gibi görüyor.

O yüzden böylelerine anlayış gösteriyorlar, kıyak çekip arka çıkıyorlar, hatta biraderlik dayanışmasında bulunuyorlar.

Ortaya çıkan suç unsurunu da nereye sokacaklarını şaşırıyorlar ve dişleri yine kurbana geçiyor.

Bir yandan da Ata düşmanı biri döktürüyor: "Çocuklara zorla bira içirirmiş..." Ne komik bir iddia.. Hele de çocuklara zorla seks yapanların zihninden üretiliyorsa.

Şu tespitte bulunanlara katılıyorum: Bizim toplum aslında geriye gitmedi. Sadece zaten hep geri olan bölümleri meşrulaştırılıp şımartıldı, cüretkarlaştırıldı.

 

Gerek ana akım medyada, gerekse sosyal medyada atıp tutmalarının haddi hesabı yok mesela.

Toplum olarak bize düşen, kendi öz benliğimize sahip çıkmaktır. Hayalperest Arap özentilerinin kafa karıştırmasına cevaz vermemektir.

"Son zamanda olmayacak şeyler gördük, başımızdakiler de aynı ağızla konuşuyor" diye eşitleme yapıp kendinizi zihninizde tepsiyle kimseye sunmayın.

Bu arada, alo İşid kalıntıları... O abuk videolarınızı kendinize saklayın yoksa sizi Putin çarpmışa çeviririz.

Yaratıcımızla aramızdaki konulara kimse karışamaz o kadar.

Hele sübyancı yobazların tehditlerine göre günlerimizi düzenleyecek hiç değiliz.

Hadi bakayım sıkıyorsa kantarın topuzunu kaçırın da, fazla şişen egoların sınırı nerede bitiyormuş hep beraber görelim.

 

 

Pazartesi, 28 Mart 2016 08:10

SESSİZ MİYİZ? DEĞİLİZ

SESSİZ MİYİZ? DEĞİLİZ

 

Sesimiz farklı şekilde çıkıyor. Mevcut şartlarımız altında doğrusunu da yapıyoruz aslında.

Kim nasıl burun kıvırırsa kıvırsın, sessiz kaldığımızı düşünmüyorum.

Milletçe bir tuzağa düşmeden birlikte ses vermenin etkili yolunu arıyoruz.

Zira farkındayız ki toplumu şiddetli isyana davet etmek tam ters etki yapar: Sabıkalı yönetici bunları topluma daha fazla baskı kozu olarak kullanır.. E ne anladık?

Gezi ruhu farklıydı, o tür ruhta davete filan gerek kalmaz, herkes kendi aklının yoluyla kendiliğinden ortak kararda buluşur ve uygular, kimse kimseye çağrıda serzenişte filan bulunarak gezi ruhunu tekrarlayamaz.

Öte yandan "susmamak" demek illa da toplu isyan veya toplumsal hayatı yürüyemez hale sokmak değildir.

1- Sessiz kalmama adına bunu birbirimizden beklemek zorunda değiliz.

2- Bu tarz birşey görünceye dek toplumumuzu sessiz kalmış saymak zorunda da değiliz.

Bakın size "susmamanın" gerçek sırrını açıklayayım:

Susmamak demek, yönetemeyen yöneticiyi istifa etmek zorunda bırakabilmek demektir.

Yani ona artık itaat edilmeyeceği mesajının toplumdan kesin biçimde gitmesi demektir.

İşte asıl Gezi ruhunun temeli de budur: Yani zıvanadan çıkmış yönetici sana saçma şeyler dayatmaya kalkar, sen de hadi ordan deyip geri dayatırsın, ürkmeyi rafa kaldırırsın.

Bu ille sokakta olacak diye bir şart yok. Evde de olur, işyerinde de olur, okulda da olur, alışveriş yerinde de olur, eğlence mekanında da olur, hatta usulü dairesinde resmi kurumda da olur.

Sağduyunun gereği budur deyip toplu kararlı tavır konur, kimse de karşısında duramaz.

Bunun yolunu inşa edip uygulamaya başladığımızda, toplumuna saygı duymayan her yöneticiye artık kapıyı gösterebilir hale geliriz.

BORÇ EKONOMİSİ TEK YOL DEĞİLDİR

 

Her türlü üretimi borç baskısı altına almak, gelişmeye çalışan bir ülkeyi susta tutmanın en rahat yoludur.

Susta tutulmaktan yorulmadık mı?

Şahsen televizyon seyretmem. Bir sebeple açık televizyon denk gelen ortamlarda ise dikkatimi bitmek bilmez "borçlanmaya, harcamaya çağrı" reklamları çekiyor.

Toptan söyleyebilirim: Hepsi tuzak onların.

Özellikle yiyecek üretimi olmak üzere, mevcut mutad yöntemlere sizi mecbur ve gebe bırakan her türlü süreç baştan aşağı tuzaktır.

Eğer ülkece vampirlenip tüketilmeye okey diyorsak sorun yok, aynen devam..

Ama hayatta kalmayı hedefleyeceksek, alışılmış yollara soru işaretiyle bakıp incelememiz gerekiyor. Saptadığımız yanlışları da kararlı şekilde dile getirip düzelttirmemiz gerekiyor.

Dikkatimizi üzerine ilk çevirmemiz gereken ana konu da kredi konusudur.

Soru: Paranın tümü "borç" olarak yoktan yaratılır, sanki varmış gibi yapılarak sana faiziyle geri ödeyesin diye ödünç verilirse...

Aslında olmayan birşeyi, sana ödünç verdiğini söyleyen uyanığa, üstüne gerçek alınterini koyup geri ödeyeceğim diye kendini harcamış olmaz mısın? Yani oyuna gelip ömrünün bir bölümünü ona vermiş olmaz mısın?

Böyle toplam kaç tane uyanığa kaptıracak kadar ömrün var?

Bu uyanıkların yararlandığı tek şey, senin "araya kabzımal sokmak zorunda olmadığını fark edemeyişin"den ibarettir.

Böyle içi boş borçlar üzerine kurulu dünya ekonomisi çökmek üzere, hatta çöktü bile ve uzatmaları oynuyor. Yakında bu çöküşün tezahürlerini tüm dünyada göreceğiz, hatta nereye bakması gerektiğini bilenler çoktan görmeye başladı bile.

Etik değerlere dayanmayan ve aslında var olmayan, sadece kitlelere başarıyla var "zannettirilen" borçlar nasıl ödenir?

A: Daha Çok Para Bas

B: Fakirden vergi topla

C: Bankalara Kefalet Kıyağı Geç

D: Ödenemez. Ödenmesi imkansızdır. ( <--- !!! )

Çözüm mü? Borç ekonomisinin parçası olmayı reddetmektir.

Sana gösterilen yaşam tarzını tek seçenek sanmamaktır. Daha iyisi olabileceğini bilmek ve yöneteninden ısrarla, kararlılıkla talep etmektir.

Yoksa av olmayı kabulenirsen işte bu çark içinde varlığını hiç ediyorlar arkadaşım, kendine gel de durumu incele biraz.

 

DİYANET... SEKS... ARTVİN... ANKARA...

 

Tam soracaktım diyanet işleri başkanlığının adını, seks işleri başkanlığı olarak değiştirsek mi ey millet diye..

O sırada Ankara ve Artvin haberleri gelmeye başladı.

Haksızlık ve hiçe saymaları öteden beri sevmem. Kimse sevmez herhalde.

Bu ülkede birbirimize yaptığımız haksızlık ve hiçe saymalardan ise artık nefes alamıyorum.

Ekosistemsiz yaşam mümkün değildir. Ama bu ülkeye yön veren global-yerel güçler tüm ekosistemini, sözümona ekonomi adına yok etmeye kararlı görünüyor.

Bu arada Ankara'da amcam ekrana çıkmış, ne asker umurunda ne polis ne de siviller.

Varsa yoksa tek dert başkanlık. Sözlerden çıkan anlam şu: "Verin de sizi daha rahat tüketeyim, yoksa daha çoook havaya uçarsınız, şehit olursunuz, öldürülürsünüz, güvenlik beklersiniz."

Artvin halkı Cerattepe'de "şirket polisi"ne karşı ciddi bir tavır koydu.. ama şirket talanına engel olmaya malesef güçleri yetmedi.

Türk askeri bu bölgeye saldırtıldı ve kendi halkını yendi.

Kendilerini tebrik ederiz. Şimdi gidip kendini devletmiş gibi gösteren şirket ve tröstler adına şehit olmaya devam edebilirler.

Ha bu arada Artvin halkı siz de geçim korkusuna, memleketinizi altınızdan yok edenlere oy vermeye devam edebilirsiniz. Daalın şimdi.

Seni zorla kanunlara tabi tutarken, kendi yasal sınır tanımayan tiplerle geçim güvencesi olur mu? Bütün bunları ardı ardına milletçe niye yaşıyoruz?

Çünkü geçim korkusu yüzünden haklarını rehin veren bir halkız.

Ne zaman ki her ikisine de sahip çıkacak zihin gücümüz oluşur...

İşte o zaman askerimiz polisimiz hayatta kalır ve yine halkını korur.

 

Sayfa 1 / 5