21 Eylül 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Salı, 19 Eylül 2017 10:46

YARIŞ BAŞ­LA­DI!...

YARIŞ BAŞ­LA­DI!...

Cum­hur­baş­ka­nı, TEOG’la il­gi­li açık­la­ma­lar ya­par­ken; “Öğ­ren­ci­ler kendi okul­la­rın­da ya­rış­sın­lar” demiş. Aynı şe­kil­de Baş­ba­kan, Urfa’da yeni ders yı­lı­nı açış ko­nuş­ma­sın­da “yarış” kav­ra­mı­nı kul­lan­mış. En temel hata, okul eği­ti­mi­nin bir “yarış” ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­si­dir. Ne acı­dır ki, bu an­la­yış söz­den pra­ti­ğe çok­tan dö­kül­müş; ço­cuk­la­rı­mı­zın ge­le­ce­ği ders­ha­ne­le­rin, özel okul­la­rın, etüt ve kurs mer­kez­le­ri­nin ka­zanç elde etme is­tem­le­ri­ne tes­lim edil­miş­tir.

“Re­ka­bet” odak­lı ne­oli­be­ral sis­te­min tem­sil­ci­le­ri ya­nın­da ve on­lar­dan daha fazla yarış he­ves­li­le­ri var­dır ki, onlar öğ­ren­ci aile­le­ri­dir. Aile­ler, ço­cu­ğum bi­rin­ci olsun; ar­ka­da­şı­nın om­zu­na basıp yük­sel­sin diye el­le­rin­den ge­le­ni yap­mak­ta­dır­lar. Bu hen­gâ­me ara­sın­da yarış atı ha­li­ne gelen ço­cu­ğun ki­şi­li­ği iğdiş edil­miş, ka­rak­te­ri tör­pü­len­miş­tir.

Şu­ra­sı pek açık bir ger­çek­tir ki, okul eği­ti­mi bir yarış değil, her genç bi­re­yin bi­lin­ci­nin ve üre­ti­me ha­zır­lık gü­cü­nün şe­kil­len­di­ri­le­rek ül­ke­si­ne ve dün­ya­ya fay­da­lı olmak yo­lun­da ha­zır­lan­ma­sı­dır. Bir duvar öre­ce­ği­ni­zi dü­şü­nün. Tuğ­la­lar de­ği­şik bo­yut­ta ve cins­ten­dir. Usta ve ne yap­tı­ğı­nı bilen bir du­var­cı us­ta­sı her bir tuğ­la­yı zay et­me­den du­va­rın mü­na­sip bir ye­ri­ne yer­leş­ti­re­rek du­va­rı inşa eder. Eği­tim işi de tıpkı böy­le­dir. Ha­ya­ta ha­zır­lan­mak­ta olan her genç bi­re­yin zi­hin­sel ye­ti­si, fi­zi­ki du­ru­mu, aile or­ta­mı, böl­ge­sel kal­kın­mış­lık dü­ze­yi fark­lı fark­lı­dır. Ya­pı­la­cak olan; genç in­sa­nın ye­te­ne­ği­ne ve ül­ke­nin ih­ti­yaç­la­rı­na göre okul sis­te­mi­ni oluş­tur­mak­tır.

Ka­pi­ta­list sis­te­min tem­sil­ci­le­ri, “En iyi ya­tı­rım in­sa­na olan ya­tı­rım­dır” der­ler de ge­re­ği­ni yap­maz­lar. Eği­tim­de yap­tık­la­rı, eleme sis­te­miy­le ço­ğun­lu­ğu ele­ğin al­tı­na ite­rek ken­di­le­ri­ne ge­rek­li elit bir beyaz ya­ka­lı ça­lı­şan ke­si­mi ya­rat­mak­tır. Ge­ri­ye kalan genç nü­fu­sun bir ke­si­mi sis­te­min ucuz iş­gü­cü­nü oluş­tu­rur­ken, diğer kısmı ye­dek­te bek­le­ti­lir.

“Yarış”ta sonuç bel­li­dir; sı­na­va ka­tı­lan­la­rın büyük bö­lü­mü­nün ya ele­ğin al­tın­da ka­la­ca­ğı ya da is­te­me­di­ği alana yö­nel­ti­le­ce­ği gün gibi aşi­kâr­dır. Ül­ke­mi­zin üre­tim alanı o kadar da­ral­tıl­mış ki, eği­tim so­nuç­lan­sa bile, genç in­sa­nı ucu açık iş­siz­lik yıl­la­rı bek­le­mek­te­dir.

Eği­ti­mi yaz boz tah­ta­sı­na çe­vi­ren iş­bir­lik­çi ik­ti­dar­la­rın çö­züm­süz­lü­ğü or­ta­da­dır. Vahşi ka­pi­ta­list sis­tem­den kopuş ya­şan­ma­dık­ça okul eği­ti­min­de­ki so­run­lar de­rin­le­şe­rek sü­re­cek­tir. Ön­ce­lik­le si­ya­set ve zih­ni­yet de­ğiş­me­li­dir.

Cuma, 15 Eylül 2017 11:23

ALIŞKANLIK

ALIŞKANLIK

Hikâye bu ya…  Bir köylü kadın, bir danayı kucağına alıp sevmiş, sonra bunu alışkanlık haline getirmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış; sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu zaman, onu yine kucağında taşımayı sürdürmüş.

Hikâyenin sonu biraz abartılı oldu, ancak özellikle siyasi hayatımıza yakından bakacak olursanız; halk olarak nice yüzlerce öküz ağırlığında yükleri yıllar boyu taşımaya devam etmişiz ve sürdürmekteyiz.

Önceleri Turgut Özal’la başladı.  Başbakan ve Cumhurbaşkanı iken; devlet adâbına uymayan  davranışlar, “Benim memurum işini bilir” türünden rüşveti meşrulaştıran sözlerle ilgili uyarılara cevabı akıllarda kaldı:

-Alışırlar, alışırlar.

Daha sonra Necmettin Erbakan, başbakanlığı sırasında tarikat reislerini davet edip, onları Başbakanlık Konutu’nda ağırladı. Laik  Cumhuriyet döneminde eşine ilk kez rastlanan bir olaydı.

Toplum bu tür olayların yarattığı şaşkınlığı atlatamadan AKP iktidarıyla o güne dek eşine rastlanmayan “ilk”lere tanık oldu.

*Kamu İktisadi Devlet Teşekkülleri (KİT) değerine değmezine elden çıkarıldı; satış fiyatları arsa değerini karşılamıyordu.  Ülkenin can damarı sanayi kuruluşları yabancı şirketlerin eline geçerken, bir bölük yandaş zengin oldu.

*ABD marifetince askerlerimizin başına çuval geçirilip tutsak edildi.  “Nota verecek misiniz?” sorusuna; “Ne notası, müzik notası mı?” karşılığı verildi.

*Bir türban modası başlatıldı.  Adım adım tüm devlet kuruluşları, okullar, adliyesinden tutun TSK’ya kadar türbanın girmediği yer kalmadı.

*Rüşvet ve yolsuzluk söylentileri ayyuka çıktı.  Yetmedi, ayakkabı kutularıyla gözler önüne serildi.  Daha nice yolsuzluk olayları karşısında alışkanlığın büyüsüne kapılmış yığınların “tepkisi” şöyle oldu:”Yiyorlar, ama yapıyorlar da…”

 

Alışkanlığın şakası yoktur; sinsice içimize adımını atar, zamanla yerleşip kökleşti mi öyle acımasız bir yüz takınır ki, gözlerinizi bile kaldırmaya izin vermez.  Şimdilerde ulusça bu haldeyiz; Ülkemiz her bakımdan çok zengin, ama kredi kartlarından dilenerek yaşamaya alıştırdılar.

Pazartesi, 11 Eylül 2017 09:22

ATA­TÜRK ÖZLEMİ

ATA­TÜRK ÖZLEMİ

Hey­kel­le­ri­ne sal­dı­rı art­tık­ça; karşı dev­rim­ci­le­rin küs­tah­lı­ğı gemi azıya alıp eği­tim dü­zen­le­me­le­rin­den Ata­türk’e ay­rı­lan kı­sım­lar ma­kas­lan­dık­ça, Ata­türk’ü seven yı­ğın­lar­da öfke ka­ba­rı­yor, tepki ar­tı­yor. Yanı sıra Ata­türk’e du­yu­lan ih­ti­yaç bir tut­ku­ya dö­nü­şü­yor; “Bir daha gel Sam­sun’dan” tür­kü­sü daha çok din­le­nir olu­yor.

İlk ba­kış­ta doğal gibi gö­zü­ken bu man­za­ra, ya­kın­dan ir­de­len­di­ğin­de Ata­türk­çü ke­sim­ler açı­sın­dan en­di­şe ve­ri­ci bir du­rum­dur. Ata­türk’e du­yu­lan sev­gi­nin “kur­tu­luş”u Ata­türk’ün var­lı­ğı­na in­dir­ge­me de­re­ce­si­ne dö­nüş­me­si, karşı dev­ri­min sal­dı­rı­la­rı­nın püs­kür­tü­lüp ye­ni­den çağ­daş Tür­ki­ye ro­ta­sı­na gi­ril­me­si­ni ger­çek düz­lem­den hayal âle­mi­ne ta­şı­yor.

Top­lum­la­rın dev­rim ni­te­li­ğin­de­ki dö­nü­şü­mü bir insan ha­ya­tı­nın daha da öte­si­ni kap­sar. Bu kap­sam­da Ata­türk, bir ölüm­lü ola­rak kısa de­ne­bi­lecek ya­şa­mı sü­re­sin­ce “büyük işler” ba­şar­mış, “Cum­hu­ri­ye­ti biz kur­duk, onu ya­şa­ta­cak siz­ler­si­niz.” tü­rün­den söy­lem­ler­le Türk Dev­ri­mi’ni ko­ru­mak ve ta­mam­la­mak gö­re­vi­ni ken­din­den son­ra­ki ku­şak­la­ra ver­miş, ay­rı­ca Genç­li­ğe Hi­ta­be’de olası karşı dev­ri­min sal­dı­rı­la­rı­na-ki bu ön­gö­rü­sü­nün bir kısmı ger­çek­leş­miş­tir- karşı Türk Genç­li­ği’ni uya­nık ol­ma­ya ça­ğır­mış­tır.

Ata­türk’ün görev ve uya­rı­la­rı­na kar­şın biz ne yap­tık? Ki­mi­miz “Mark­sist” olduk, Türk Dev­ri­mi’ni kü­çüm­se­dik. Ki­mi­miz “gard­rop Ata­türk­çü­lü­ğü”ne so­yun­duk, sözde Ata­türk­çü olduk. Ki­mi­le­ri “Gök­teng­ri”yi terk edip, “Hira Dağı kadar Müs­lü­man”oldu. Ki­mi­le­ri “milli görüş göm­le­ği”ni çı­ka­rıp, iş­bir­lik­çi ol­du­lar.

Ge­re­ği­ni yap­ma­dık, hâlâ tür­kü­ler­le, göz­yaş­la­rıy­la Ata­türk’ün avdet edip bizi kur­tar­ma­sı­nı bek­li­yo­ruz. Çö­züm­le­yen bir tarz de­ğil­dir, bu. Karşı dev­rim, “İslam Dev­le­ti” doğ­rul­tu­sun­da ic­ra­at ya­pı­yor; Cum­hu­ri­yet’i sa­vu­nan­lar yanıp ya­kın­ma­lar­la meş­gul.

Bir Ata­türk ör­ne­ği var, önü­müz­de mü­ca­de­le adamı ola­rak du­ru­yor. Ger­çek­te Türk Dev­ri­mi’ni sa­vu­nan her yurt­taş “bir Ata­türk” ol­ma­lı. O’nun izin­den; sözde değil, ger­çek ma­nâ­da git­me­li. Halk­la bü­tün­leş­me­li; on­la­rı ör­güt­le­ye­rek ön­der­lik et­me­li. Tüm ki­şi­sel hırs­lar­dan sıy­rı­la­rak ta­ma­men ül­ke­nin ba­ğım­sız­lı­ğı ve ba­yın­dır­lı­ğı yo­lun­da var­lı­ğı­nı ar­ma­ğan ede­rek mü­ca­de­le et­me­li.

For­mül budur. Yapay yol­lar­la kaçak gü­reş­me­nin, mü­ca­de­le­yi bı­ra­kıp ağ­la­yıp sız­la­ma­nın sonu ye­nil­gi­dir.

Çarşamba, 06 Eylül 2017 13:49

MUT­LU­LUK

MUT­LU­LUK

Bir köy dü­ğü­nüy­le dünya evine yol­la­dı­ğım bi­ri­cik kı­zı­mı ar­ka­da bı­ra­kır­ken, ka­fa­mın içini tek bir soru ke­mi­rip durdu:

Acaba di­le­di­ğin­ce mutlu ola­cak mı, mut­lu­luk su­la­rın­da yı­ka­na­cak mı?

Her ölüm­lü için mut­lu­lu­ğun iki ana et­ke­ni var; ruhu kaba ve duy­gu­suz olan­lar ve bir de sağ­lı­ğı ve dü­şün­ce­si ye­rin­de ol­ma­yan­lar için mut­lu­luk diye bir şey yok­tur.

İlkçağ dü­şü­nür­le­rin­den Ho­ra­ti­us şöyle diyor:

“Ev, mal, mülk, yı­ğın­la tunç ve altın;

Ya­ra­sı­na mer­hem olmaz

Vü­cu­dun­da, ru­hun­da dert olan ada­mın.

El­de­ki ni­met­le­ri ta­da­bil­me­si için

Keyfi ye­rin­de ol­ma­lı in­sa­nın.

Ev bark neye yarar dert­li, kor­ku­lu olana

Göz­le­ri çi­pil­li olan ne yap­sın tab­lo­yu?”

Di­ye­lim şid­det­li böb­rek ağ­rı­la­rı çe­ki­yor­su­nuz. En rahat dö­şek­ler olsa bile rahat bir uy­ku­ya da­la­bi­lir miyiz?

Yine di­ye­lim, sa­ray­lar­da otu­rup mil­yon­la­ra hük­me­di­yor­su­nuz. Sahip ol­du­ğu­nuz ni­met­le­rin haz­zı­nı ta­da­bi­lecek bir ruh ge­re­kir. Biz­le­ri mutlu eden köşk­le­re, sa­ray­la­ra, mil­yar­la­ra sahip olmak değil, ha­ya­tın ta­dı­na va­ra­bil­mek­tir.

İnsa­noğ­lun­da gem­le­ne­mez bir hırs var­dır; baş­ka­la­rı­na hük­met­mek. Cez­be­di­ci bir olgu gibi gö­zü­kür, ancak baş­ka­la­rı­nı dü­ze­ne sok­mak kadar insan ya­şa­mı­nı zehir eden bir şey yok­tur. Çi­zil­miş bir yolda yü­rü­mek ve yal­nız kendi ha­ya­tın­dan so­rum­lu olmak ruh sağ­lı­ğı için büyük bir ra­hat­lık­tır. Ruh sağ­lı­ğı ye­rin­de olan bir insan için mut­lu­luk yol­la­rı so­nu­na kadar açık­tır.

Yine Ho­ra­ti­us’a dö­ne­lim:

“Miden iyi, ci­ğer­le­rin ayak­la­rın sağ­lam­sa

Kral­la­rın ha­zi­ne­le­ri, daha fazla mutlu ede­mez seni.”

Salı, 29 Ağustos 2017 14:15

KÖR İNANÇ

KÖR İNANÇ

Mec­zu­bun biri, M.​Kemal Ata­türk’ün; “Ben size ayet, dogma,… bı­rak­ma­dım” ifa­de­le­riy­le baş­la­yan ve so­nun­da reh­be­ri­nin AKIL ve BİLİM ol­du­ğu­nu vur­gu­la­yan hey­kel ka­ide­si­ne ka­zın­mış öğü­dü­nün üs­tü­nü yeşil boya ile ka­ra­la­mış.

Şa­şır­ma­dık, “alış­tı­rıl­dık” ,çünkü. AKP ik­ti­da­rıy­la bir­lik­te sal­ta­nat sa­hi­bi olan ce­ma­at­le­rin, ta­ri­kat­le­rin “kâfir” bel­le­dik­le­ri Ata­türk’e olan düş­man­lık gös­te­ri­le­ri ala­bil­di­ği­ne yay­gın­laş­mış­tır. Si­ya­si ik­ti­da­rın zaman zaman Ata­türk’e sahip çıkan söy­lem­le­riy­le, devri ik­ti­dar­la­rın­da Ata­türk düş­man­lı­ğı­nın böy­le­si­ne gemi azıya al­ma­sı açık bir çe­liş­ki­dir. Azeri Türk­le­ri ara­sın­da bi­li­nen bir halk sözü var: yı­la­na zeh­ri­ni veren ker­ten­ke­le­dir.

Asıl çe­liş­ki Ata­türk’e düş­man ce­ma­at­le­rin için­de bu­lun­du­ğu ger­çek­lik­te gö­rül­mek­te­dir. Ata­türk’ün ön­der­lik et­ti­ği Kur­tu­luş Sa­va­şı ve kur­du­ğu Cum­hu­ri­yet sa­ye­sin­de Ezanı Mu­ham­me­di tek­rar mi­na­re­ler­den okun­ma­ya baş­la­mış­ken; müs­lü­ma­nın ırzı, na­mu­su, inan­cı ayak­lar al­tın­dan çekip çı­ka­rıl­mış­ken on­la­rı bu zil­let­ten kur­ta­ran in­sa­na böy­le­si­ne nan­kör­lük , bir sap­lan­tıy­la, bir kör inanç­la açık­la­na­bi­lir. Kör inanç sa­hip­le­ri, bir ta­raf­ta din is­tis­ma­rı yo­luy­la pa­laz­lan­dık­la­rı konum, diğer ta­raf­ta hal­kın Ata­türk’e olan sar­sıl­maz inanç ve sev­gi­si­ni kı­ra­ma­yış­la­rı ara­sın­da çık­maz so­ka­ğa dal­mış­lar­dır. Ça­re­siz­lik on­la­rı bu tür ba­ya­ğı, küçük dü­şü­rü­cü ey­lem­le­re sü­rük­le­mek­te­dir.

İnanç­sız­lık­la suç­la­nan M.​Kemal’e du­yu­lan inanç, hiç­bir ta­ri­kat li­de­ri­nin sahip ol­du­ğu me­zi­yet de­ğil­dir. Ça­nak­ka­le’de 57.​Alay’ı n,O’nun tek sö­züy­le ölüme seve seve atıl­ma­sı ta­ri­hin ender gör­dü­ğü bir olay­dır. Bu­ra­da şunu da be­lirt­mek la­zım­dır ki; ce­ma­at li­der­le­ri­nin de kit­le­le­ri et­ki­le­mek nok­ta­sın­da M.​Kemal’e ben­zer­lik­le­ri var­dır. Bir fark­la;

M.​Kemal halk üze­rin­de­ki et­ki­si­ni ül­ke­si­nin ba­ğım­sız­lı­ğı, yur­dun ba­yın­dır­lı­ğı, ulu­sun çağ­daş­lı­ğı yo­lun­da kul­lan­mış­ken; ce­ma­at li­der­le­ri mevki makam sa­hi­bi olmak, ağır­lı­ğın­ca altın edin­mek için kit­le­le­ri peş­le­rin­den sü­rük­le­miş­ler­dir. On­la­rın ara­sın­da tüm mal var­lı­ğı­nı ulu­su­na ba­ğış­la­ya­nı var mıdır?

Ata­türk’ün reh­ber edin­di­ği bilim ve akıl, kör inanç sa­hip­le­ri­nin halka en­jek­te et­tik­le­ri zeh­rin pan­ze­hi­ri­dir. İnsan­lık ta ba­şın­dan beri akıl ve bilim yo­luy­la daha ya­şa­na­bi­lir za­man­la­ra ulaş­mış­tır. Kör inanç sa­hip­le­ri bu ger­çek­li­ğin ay­dın­lı­ğın­da er geç eri­yip yok ola­cak­lar­dır.

Perşembe, 24 Ağustos 2017 08:31

D İ N v e M İ L L İ Y E T Ç İ L İ K

D İ N  v e M İ L L İ Y E T Ç İ L İ K

Kü­re­sel­leş­me sü­re­ci sa­de­ce ken­di­si hariç, ken­di­si­ne karşı olan­lar gibi ken­di­sin­den yana olan­la­ra da kar­şı­dır. Daha açık bir bi­çim­de ifade etmek ge­re­kir­se; ken­di­sin­den yana olup da ona öy­kü­nen küçük ser­ma­ye­ye de kar­şı­dır. Çünkü yo­ğun­laş­ma tek ke­li­mey­le ken­di­sin­den güç­süz olan­la­rı so­ğur­ma iş­le­mi­dir. On­la­rı fark­lı yol ve yön­tem­ler­le kendi bün­ye­si­ne katma iş­le­mi­dir. Güç­len­me so­nuç­ta gö­re­ce güç­süz­le­rin omuz­la­rı­na ba­sa­rak yük­sel­me­dir. Bu olgu bi­rey­le­rin kim­lik ile il­gi­li (Aidi­yet de de­ne­bi­lir) se­çe­nek­le­ri­ni da­ralt­mak­ta­dır. Bu da­ral­ma­nın tam kar­şı­sın­da ise, ser­ma­ye­nin; din, dil, ırk, cin­si­yet vb. gibi yerel ve yö­re­sel ba­ğım­lı­lık­lar­dan kur­tul­ma ol­gu­su var­dır. En çok ka­za­nı­lan yer, ka­zan­ma­ya en uygun olan yer­dir. Bu yer kendi ül­ke­si ola­bi­le­ce­ği gibi, öteki ül­ke­ler­de ola­bi­lir. Özel­lik­le ham­mad­de ve iş­gü­cü­nün ucuz, ör­güt­len­me dü­ze­yi­nin düşük ol­du­ğu, kal­kın­ma­mış olan ül­ke­ler­dir. Aidi­yet se­çe­nek­le­ri­nin da­ral­ma­sı bi­rey­le­ri din ve mil­li­yet­çi­li­ğin çık­maz so­kak­la­rı­na sürer. Bu olgu kü­re­sel kriz sü­re­ciy­le ça­kış­tı­ğın­da ise, sorun için­den çı­kıl­maz hale gelir. Bu sü­reç­te alt kim­lik­ler se­çe­nek­siz­lik­ler ne­de­niy­le ve sa­vun­ma amaç­lı ola­rak ön plana çıkar. Din ve mil­li­yet­çi­lik ön ka­bul­le­ri olan inanç te­mel­li yak­la­şım­lar­dır. Fark­lı ela­man­lar gibi gö­zük­me­si­ne kar­şın, her ikisi de aynı kü­me­nin ele­ma­nı­dır. Aynı kü­me­nin ele­man­la­rı ka­çı­nıl­maz ola­rak ortak özel­lik­ler ta­şır­lar.Daha açık bir bi­çim­de ifade eder­sek; bu iki fark­lı kav­ram bir bi­ri­nin içine geç­miş­tir.Her ikisi de öte­ki­ne karşı ge­çir­gen­dir. Ortak omur­ga­la­rın­da ise, bilgi ye­ter­siz­li­ği yatar.

 

Es­ki­den bu iki küme fark­lı ko­or­di­nat­lar­da ko­num­la­nır­dı. Aynı inan­cın ta­raf­ta­rı olmak öteki yapay ay­rı­lık­la­rı önem­se­me­yi ge­rek­tir­me­mek­tey­di.(Bu­ra­da­ki be­lir­le­yi­ci­li­ğin alan ha­ki­mi­ye­ti ile iliş­ki­li ol­du­ğu dik­ka­te alın­ma­lı­dır.) Mil­li­yet­çi için ise inanç, bü­tü­nü oluş­tu­ran par­ça­lar­dan bi­riy­di sa­de­ce. Ama kü­re­sel­leş­me ko­şul­la­rın­da­ki kim­lik da­ral­ma­sı bu iki kü­me­yi aynı çık­maz so­kak­ta zo­run­lu bir bu­luş­ma­ya itti. Kim­lik da­ral­ma­sı; iş­siz­lik, yok­sul­luk ve gü­ven­ce­siz­lik ola­rak yı­ğın­la­rın ya­şa­mı­na yan­sı­mak­ta­dır. Bir bü­tü­nü oluş­tu­ran maddi ve ma­ne­vi de­ğer­ler bi­le­şe­nin­de, bi­ri­nin alan kay­bı­nı öteki dol­du­rur. Kal­kın­ma sü­re­cin­de­ki refah dü­ze­yi­nin art­ma­sı aynı za­man­da bi­rey­le­rin fark­lı se­çe­nek­le­re ka­vuş­ma­sı an­la­mı­na gelir. Kü­re­sel­leş­me da­yat­ma­sı , emeği ile ge­çi­nen kit­le­ler için “Kırk katır mı, kırk satır mı?” se­çe­nek­siz­li­ği­ni sun­mak­ta­dır. Bu ko­şul­lar­da inanç te­mel­li iki se­çe­nek­ten bi­ri­ni ya da iki­si­nin kar­ma­sı­nı seç­mek ka­çı­nıl­maz­dır.

 

Bu iki kav­ra­mı kı­sa­ca açım­la­mak­ta yarar var: Din bi­re­yin kendi ken­di­ne yet­mez­lik ala­nı­nı dol­du­rur. Yet­mez­lik oranı yük­sel­dik­çe ba­ğım­lı­lık oranı da artar. İnan­mak in­san­lar için ka­çı­nıl­maz bir ih­ti­yaç­tır. Bu ne­den­le in­san­lar ih­ti­yaç duy­duk­la­rı kadar ina­nır­lar. Ancak, her inanç sis­te­mi yani din, baş­lan­gıç­ta yok­sul­lar­dan ve ça­re­siz­ler­den ya­na­dır. Çünkü her yeni inanç sis­te­mi top­lu­mun en çok yoz­laş­tı­ğı sü­reç­ler­de or­ta­ya çıkar. De­je­ne­re olan top­lum­lar, gelir da­ğı­lı­mı­nın en bozuk ol­du­ğu ve ada­let­siz­li­ğin en yay­gın ol­du­ğu top­lum­lar­dır.Bu ne­den­le yeni inanç sis­te­mi ön­ce­lik­le top­lu­mun var­lı­ğı­nı sür­dür­me­si­ni amaç­lar.Bunun için genel ço­ğun­lu­ğun du­ru­mu­nun dü­zel­til­me­si temel so­run­dur. Ancak her din kabul gö­re­rek ku­rum­sal­laş­tı­ğın­da ege­men­le­rin hiz­me­ti­ne girer. Bu olgu dinci (çı­kar­cı) ke­si­min or­ta­ya çık­ma­sı­na ve var­lı­ğı­nı sür­dür­me­si­ne neden olur. Din­ci­nin prob­le­mi dine inan­mak ve onun ge­rek­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mek de­ğil­dir. On­la­rın prob­le­mi ina­nan­la­rı olan dini kendi ya­ra­rı­na kul­lan­mak­tır. Bu ne­den­le dinci her ko­şul­da ve her aracı kul­la­na­rak çı­kar­la­rı­nı ko­ru­mak ça­ba­sın­da­dır. Bu sap­ta­ma­dan ha­re­ket­le şu vurgu ya­pı­la­bi­lir:DİN ÇI­KAR­CI­LA­RIN, DİNSİZLİK İSE CAHİLLERİN ELİNE VERİLME­YECEK KADAR TEHLİKELİ BİR SİLAH­TIR!.. İnanç te­mel­li yak­la­şım­lar bu si­la­hı kul­lan­mak­ta­dır­lar. MHP, AKP ça­tış­ma­sı ve bir­lik­te­li­ği söz ko­nu­su te­me­li da­ya­nak ola­rak al­mak­ta­dır!

 

Mil­li­yet­çi­lik ise, yok­sul­la­rın ve ça­re­siz­le­rin sanal sa­hip­lik­le­ri­ni an­la­tan tatlı bir öy­kü­dür.Yal­nız öy­kü­de elma şe­ke­ri­ni yi­yen­le onu elin­de tutan aynı kişi de­ğil­dir!İşte bu öykü sa­ye­sin­de ku­ru­lu dü­zen­ler ve çı­kar­lar gü­ven­ce­ye alı­nır.Mil­li­yet­çi­yim diyen saf ve temiz va­tan­daş ise, sa­de­ce ül­ke­nin ko­run­ma­sı gö­re­vi­ni üst­le­nir. “As­ke­ri­miz fa­kir­den­dir” Bedel öde­ye­me­di­ği için as­ker­lik yap­mak zo­run­da ka­lan­la­rın ko­ru­duk­la­rın­dan da baş­ka­la­rı ya­rar­la­nır.Bu ne­den­le şehit ce­na­ze­le­ri yok­sul­la­rın ka­pı­sı­na yö­ne­lir.(Sa­vaş­tan yarar sağ­la­yan­la­rın canı yansa zaten sa­vaş­lar bi­ter­di.Çünkü yok­sul­lar can­la­rı­nı or­ta­ya ko­ya­rak sa­va­şır­ken,silah te­kel­le­ri ve yan­daş­la­rı ka­za­nır­lar.) Bu baş­ka­la­rı,dini çı­kar­la­rı­na alet eden­ler­le,çı­kar­la­rı­nı per­de­le­mek için mil­li­yet­çi­lik duy­gu­la­rı­nı kö­rük­le­yip is­tis­mar eden­ler­dir.Uşak’lı bir köylü Ka­na­da­lı altın çı­ka­rı­cı­la­rı ile kendi ko­nu­mu­nu ir­de­le­yen şu so­ru­yu so­ru­yor: Bu dev­let benim dev­le­tim mi, yoksa altın yağ­ma­cı­la­rı­nın dev­le­ti mi?!!!

 

As­lın­da ka­za­nan­la­rın mil­li­yet­çi olmak gibi bir prob­lem­le­ri yok­tur ama, on­la­rın var­lık­la­rı­nı gü­ven­li bir bi­çim­de sür­dü­re­bil­me­si için mil­li­yet­çi ke­si­min ol­ma­sı ge­re­kir.Çünkü mil­li­yet­çi, ken­di­si­ne ait ol­ma­yan­lar için sa­va­şır.Bu ise, var­sıl­lar için ol­ma­sı ge­re­ken­ler­den bi­ri­dir. Bu ge­rek­li­lik her ko­şul­da mev­cut sis­tem­ler ta­ra­fın­dan eği­tim sis­te­mi,ku­rum­lar ve ya­sa­lar­la gü­ven­ce­ye alı­nır. Bunun için dev­let ol­maz­sa olmaz ko­şul­la­rın önün­de yer alır.

 

 

Din de mil­li­yet­çi­lik gibi, ege­men­le­rin kul­la­na gel­dik­le­ri en etkin araç­lar­dan­dır.Ser­ma­ye için­de bu­lun­du­ğu ko­şul­la­rı dik­ka­te ala­rak, kont­ro­lün­de olan bu de­ğiş­ken­le­rin do­zu­nu ayar­lar.İna­na­lar ma­lı­nı, mil­li­yet­çi­ler de ya­pı­ya hakim olan­la­rın ül­ke­si­ni sa­vu­nur­lar.​So­nuç­ta efen­di­le­rin ge­rek­sin­dik­le­ri maddi ve ma­ne­vi var­lık­lar, yok­sul­lar ve yok­sun­lar eliy­le ko­ru­nur!

Perşembe, 24 Ağustos 2017 08:30

YÖ­NE­TEN­LER VE YÖNETİLEN­LER

YÖ­NE­TEN­LER VE YÖNETİLEN­LER

Antik çağ dü­şü­nür­le­rin­den Se­ne­ka’nın bir sözü:

“Hü­küm­dar­la­rın ka­vuş­tuk­la­rı en büyük nimet,

Hal­kın hem dert­le­ri­ni çek­me­si hem de üs­te­lik

On­la­rı övmek zo­run­da ol­ma­sı­dır.”

Dünya dur­duk­ça, şim­di­ye dek hep böyle oldu.

Yö­ne­te­nin iyisi kö­tü­sü, se­vi­le­ni se­vil­me­ye­ni hep aynı say­gı­yı gördü. Yö­ne­ti­len­ler, iç­le­rin­den gel­me­se bile on­la­ra hep “sayın” demek du­ru­mun­da kaldı. Zaten yö­ne­ten­ler, yö­ne­ti­len­le­rin ken­di­le­ri­ni sev­me­si­ne al­dır­maz. On­la­rın bek­le­dik­le­ri iki şey var­dır:

*Korku

*Dal­ka­vuk­luk

Yö­ne­ten­ler, yö­ne­ti­len­le­rin ken­di­le­rin­den kork­ma­sı­nı; baş­kal­dır­ma­ya­cak öl­çü­de sinik dur­ma­la­rı­nı is­ter­ler. “Ben başta isem, ayak­ta­ki­le­rin bana korku kay­nak­lı saygı gös­ter­me­si­ni, itaat et­me­si­ni bek­le­rim” an­la­yı­şı her de­vi­re ege­men ol­muş­tur.

Yö­ne­ten­ler kar­şı­sın­da eği­lip bü­kül­mek; on­la­rı yü­cel­ten tatlı dil­ler dök­mek hep “ma­ri­fet” sa­yıl­mış­tır, yö­ne­ti­len­ler­ce. “Sen de za­ma­na uya­cak­sın” tavrı yö­ne­ti­len­ler ka­tın­da baş tacı edil­miş­tir.

Yö­ne­ten­ler o kadar yük­sek­le­re çı­ka­rıl­mış ; yö­ne­ti­len­ler o kadar aşa­ğı­lar­da kal­mış ki, bir­bir­le­rin­den çok uzak­laş­mış­lar­dır. Yö­ne­ti­len­le­rin ay­rı­ca­lık­lı ko­nu­mu­nu işte bu me­sa­fe ha­zır­la­mış­tır ve yö­ne­ti­len­ler bu me­sa­fe­nin kı­sal­ma­sı­nı hiç ama hiç is­te­mez­ler. Ara sıra hal­kın ara­sı­na ka­rış­mak, on­lar­la bir­lik­te çay içmek se­nar­yo­dan öte bir şey de­ğil­dir.

Biz­le­ri yö­ne­ten, dün­ya­yı el­le­rin­de tutan in­san­lar yö­ne­ti­len­ler­den daha akıl­lı, daha üstün de­ğil­ler­dir. Tek fark, bi­ri­nin ken­di­ni yük­sek­ler­de tut­ma­sı; di­ğe­ri­nin aşa­ğı­lar­da bu­lun­ma­yı kader say­ma­sı­dır. Aşa­ğı­da­ki­le­rin bu du­ru­mu kader ola­rak gör­mek­ten kur­tul­ma­sı, de­mok­ra­si­nin ışı­ğı­nı ya­ka­cak­tır. Gün ola , dev­ran döne o gün­ler de ge­le­cek­tir.

Salı, 15 Ağustos 2017 14:39

YURTTAŞ MERKEZLİ DEVLET

YURTTAŞ  MERKEZLİ  DEVLET

Sevgili Cahit Eren’in paylaşımını özetleyerek veriyorum.

Türk gazeteci, paket yollamak üzere Amerika’da postaneye girer.  Kolinin kapağının açık olması tartışmaya neden olur; yapıştırmak için bant gereklidir, asık suratlı bayan görevli bant vermeye yanaşmaz.  Sonuçta görevli, gazeteciye kolinin ağzını bantlamasını ve tekrar sıraya girmesini söyleyerek, sıradakini davet eder.  Ancak sıradaki 30-40 kişiden kimse yerinden kıpırdamaz.  En öndeki, görevliye hitaben;

-Hanımefendinin kolisini gönderin, o zamana dek bekleyeceğim.

Görevli bayan sıradaki diğer bekleyenleri çağırır, aralarında bastonlu yaşlılar olmasına rağmen kimse sırasını bozmaz.  Görevli,  ister istemez Türk gazetecinin işlemini yapmak durumunda kalır.

Paylaşımı okurken, bir AKP’linin; “Biz yeni devlet kuruyoruz.  İster beğenin, ister beğenmeyin.” şeklindeki sözleri kulaklarımı çınlattı.  Özellikle “ister beğenin, ister beğenmeyin” lafı tam bir feodal devlet anlayışını yansıtıyor.  Oysa ki, modern devletler yurttaşın tercihi doğrultusunda örgütlenirler; devletin amacı yurttaşının isteklerini merkez kabul edip, onları modern bir yaşam olanağına kavuşturmaktır.  Söz konusu AKP’li yurttaşın feodal anlayıştan henüz kurtulamadığı anlaşılıyor.  Zaten ülkemizin baş sorunu budur: insanımızın çoğunluğu yüzyıllar öncesi Ortaçağ kültürünün cenderesinde tutulup, modern yaşantıyla tanıştırılmamasıdır.

Amerika, bir mafya ülkesi; öyle parıldayan yüzüne bakmayın, bu koca ülkeyi bir avuç mafyalaşmış sermaye sahibi avuçlarının içinde tutmaktadırlar.  Ancak modern bilince ulaşmış yurttaşları sayesinde kurumlarıyla bir devlet düzenini o mafyalaşmış sermaye bile bozamamaktadır.  Tüm mesele yurttaşın hak ve özgürlükler bağlamında, gerektiğinde “başkan”a bile söz geçirmesidir.

 

Bizde durum tam tersidir.  Yönetici çalıp çırpsa da, yalan söylese de, ahlaksızlık yapsa da, yurttaşına küfre varan hakaretler etse de teba nitelikli yurttaş, onlara tek laf söylemez; sahiplenmeyi sürdürür.  Oysa ki, görevlilerin yasalara aykırı söz ve davranışlarında, yurttaşın sesini yükseltmesi; yöneticilere yasaları hatırlatması, olmazsa azletmesi gerekir.  İşin özü, yurttaşın ülkesine sahip çıkma niteliğine yükselmesidir.

Salı, 08 Ağustos 2017 12:31

30 Ağustos’u Anlamak

30 Ağustos’u Anlamak

Adı üstünde; 30 Ağustos bir “zafer”dir, hem de öyle böyle değil, “yedi düvel”e karşı kazanılmış bir zaferdir.  Dönemin yenilgi kabul etmez emperyalist devletlerinin dayattığı Mondros Mütarekesi’ni elimizin tersiyle itip onlara yenilgiyi tattıran bir zaferdir, 30 Ağustos.  Bu yanıyla 30 Ağustos, imkânsız kabul edilen başarıların birini oluşturmaktadır ve ulusumuzun gücü hakkında bir ölçü olmaktadır.

Vatanın parçalanması demek olan Sevr Antlaşması’nı siyasiler imzalamış, ancak millet buna razı olmamıştır.  Padişah cenahından yapılan tüm engellemelere karşın milletin hükmü yürümüş; ayağa kalkan bir halkın yürüyüşüne egemenler engel olamamıştır.  Halk topyekun ayağa kalıkmış, “kendi azim ve iradesiyle” kendi kaderini çizmiştir.  30 Ağustos’tan anlayacağımız ikinci ders budur.

Kurtuluş Savaşı, siyasi boyutlarıyla cihan ölçeklidir.  Bir tarafta Dünya Savaşı galipleri emperyalist devletler ve Yunanistan gibi onların emperyalist emellerine alet olanlar, diğer tarafta kurtuluş için ayağa kalkmış bir halk, ona destek veren Sovyetler Birliği ve Asya’nın mazlum ülkeleri.  Emperyalist baskı ve işgaller karşısında ezilen Asya ülkelerinin dayanışmasına Kurtuluş Savaşı’nda bir kez daha tanık oluyoruz.  Asya’da kurtuluş mücadelesi veren birçok kurtuluş savaşçısının koynundan Mustafa Kemal’in resminin çıkması tesadüfi değildir.  Ağır kaotik ortamlarda “kim dost, kim düşman” sorusuna karşılık olabilecek bir olaydır, 30 Ağustos.  30 Ağustos’un ışık olabileceği bir olgu da budur.

Kurtuluş Savaşı’nda canını ortaya koyanların arasında ayrılık gayrılık yoktu.  Kendini Halkına adayan Mustafa Kemal, silah arkadaşları, ilk Meclis ve kadınıyla çocuğuyla, varıyla yoğuyla seferber olmuş bir halk bir yanda, işgalci devletlerin oyuncağı padişahın Damat Ferit Hükümeti, Mandacılar, Kürt Teali Cemiyeti, Anzavurlar karşı taraftadır.  Kurtuluş Mücadelesi veren millet içindeki safraları atmış; “gaflet ve ihanet içinde olanları” içinden temizlemiştir.  İşbirlikçilerin aşikâr olduğu ve barındırılmadığı bir ortam 30 Ağustos’un gerçekleşmesinde önemli bir etkendir.  30 Ağustos’u anlamada dikkat edilecek diğer bir nokta da içimizdeki düşmanın ayıklanmasıdır.

 

Ülkemizin tekrar emperyalist tehdit altında bulunduğu günümüzde 30 Ağustos’tan çıkaracağımız daha nice dersler vardır.  Öncelikle en azından her yıldönümlerinde tarihimizin bu altın sayfaları döne döne incelenmeli; yakından bir daha iyice değerlendirilmelidir.  “Geçmiş zaman” diye geçiştirmek büyük gaflettir.  1900’lerin başlarındaki düşman ve onların emelleri yerli yerindedir; hortlatılmak istenmektedir.  Bugün kör gözler bile bu gerçeği kabul etmektedir.  Öyleyse 30 Ağustos’a sahip çıkmak ve gereğini yapmak ulusal bir vazifedir.

Pazartesi, 31 Temmuz 2017 13:35

68 KUŞAĞI

68 KUŞAĞI

Belki de Türkiye tarihinin hiçbir evresinde bu denli yabancı kaynaklı kitap okuma yoğunluğu yaşanmamıştır.  Özellikle sol yayınlar;Kapital, Felsefenin Temel İlkeleri, Komünist Manifesto, Ne Yapmalı?, Ana, Seçme Eserler,.. Yanı sıra Türk yazını da didik didik edindi.  Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı, Sabahattin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Fakir Baykurt, Zekeriya Sertel ilk akla gelenlerden…

Bu yoğun okuma serüveni sürecinde idealist/uhrevi düşüncenin zincirleri kırıldı; maddenin sürekli değişiminden hareketle her çürüyen “eski”nin bağrından “yeni”nin filizlendiği öğrenildi.  Evrim Teorisi ile insanoğlunun Adem ile Havva’dan türemediği kulaklara küpe edildi.

Okuma/bilinçlenme süreci içinde ülkenin, özellikle emekçilerin sorunları üzerine eğinildi. Kimi gün oldu Zap suyunun üzerine köprü yapıldı, kimi zaman Samsun’dan Ankara’ya “M.Kemal-Tam Bağımsız Demokratik Türkiye Yürüyüşü” gerçekleştirildi.

Sanata ve spora düşkünlük elle tutulur derecedeydi. O zamanlar pek bilinmeyen yelken, tekvando sporlarının öncüleri bu kuşağın içinden çıkmıştı.  Çoğunluk Beşiktaş’lıydı.  Çarşı Gurubunun duruşunu kime bağlı sanırsınız… Okul kantinlerinde geceleri danslı partiler düzenlenirdi.  Con Lenon hayranlığı içinde Aşık Veysel de dinlenirdi.  “Ne ağlarsın benim çeşm i siyahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama” en çok mırıldananlardandı.  12 Mart duruşmaları esnasında Mevlânâ’nın çiziminin altına “Önce insanım” yazılarak yargıçlara savunu olarak sunulması, köklerine ne denli bağlı olduklarını gösteriyordu.

Sevdaları koskocamandı; sevgilisini bir daha görebilmek uğruna sırtına polis kurşununu yiyecek kadar… Onların en büyük sevdası “güzel bir dünya “ içinde kendi ülkelerini görebilmekti.

Yoksul emekçi yığınlarla iç içe olmak, onları; köylü sigarası içmek, kasket takmak ya da ayakkabı boyacılığı yapmak gibi “sol çocukluk hastalığı”na götürdüğü durumlar oluyordu.  Masum yanılgılardı, bunlar.

Hep yürüdüler; bağımsızlık için, Kürtler için, haşhaş ekicileri için yürüdüler.  Teori ve pratik atlı arabanın atları gibi birlikte koşmalıydılar.  Madem ki, uykularım kaçıyor; devrim yakındır, dediler.

 

Kendini 68 Kuşağı’ndan sayan bu satırları yazarı, onları nostalji olsun diye anlatmadı; unutulmasınlar, bilinsinler, ülkemizin “makus talih”ini değiştirecek kuşaklar yetişsin diye dilimin döndüğünce, aklımın erdiğince iletmeğe çalıştım.

Sayfa 1 / 24