18 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Salı, 14 Kasım 2017 13:34

BİRAZ CE­SA­RET

BİRAZ CE­SA­RET

Ce­sa­re­tiy­le bir “hiç”ten “her şey” olan ta­ri­hi şah­si­yet­ler­den bel­le­ği­me-hiç çık­ma­ca­sı­na- ka­zı­nan­lar­dan biri At­ça­lı Kel Meh­met Efe’dir.

At­ça­lı Kel, 1800’lü yıl­la­rın baş­la­rın­da, Na­zil­li’ye yakın Arpas Bey­li­ği­nin bir ya­naş­ma­sı­dır. Yaşlı ana­sın­dan başka kim­se­si yok­tur. Üs­te­lik bir de kel­lik olun­ca hal­kın mas­ka­ra­sı­dır. Meh­met, bir gün beyin kı­zı­nı görüp, ona sev­da­la­nır, ıs­rar­la ana­sı­nı beyin ka­pı­sı­na gön­de­rip bey kı­zı­nı is­te­me­ye kal­kı­şır. Bunu duyan Arpas Beyi; “Benim kızım bir ya­naş­ma­ya mı kaldı?” diye öf­ke­le­ne­rek, Meh­met’in ana­sı­nı kapı dı­şa­rı at­tı­rır, öf­ke­si geç­me­yin­ce Meh­met’le ana­sı­nı yine Na­zil­li’ye yakın Atça’ya sür­dü­rür.

Meh­met bir gün so­kak­ta yü­rür­ken, 2 erkek kö­pe­ğin dişi bir kö­pe­ği ko­va­la­dık­la­rı­nı göz­ler. Erkek kö­pek­ler di­şi­yi bir çık­maz so­kak­ta kıs­tı­rır­lar; dişi kö­pe­ğin ka­ça­cak yeri yok­tur. O anda dişi köpek sil­ki­nir, kö­pek­le­rin üze­ri­ne sal­dı­rır; o artık yır­tı­cı bir hay­va­na dö­nüş­müş­tür. Erkek kö­pek­ler, di­şi­nin böy­le­si­ne ce­sur­ca sal­dı­rı­sı kar­şı­sın­da ar­ka­la­rı­na bak­ma­dan hızla uzak­la­şır­lar. Meh­met, olay kar­şı­sın­da fi­kir­le­şir: Arpas Beyi anamı kovdu, bize ol­ma­dık ha­ka­ret­ler etti; ben ise susup kal­dım, bu kan­cık kadar ola­ma­dım!”

O gün­den sonra kor­kak Meh­met gider, ye­ri­ne za­li­me baş kal­dı­ran gözü pek Kel Efe gelir. Beyin, Os­man­lı’nın zul­mü­ne uğ­ra­mış­lar At­ça­lı Kel’in et­ra­fı­na top­la­nır­lar. At­ça­lı Kel Meh­met Efe güç­lü­le­re boyun eğ­di­rir; ba­sı­ya uğ­ra­mış­la­rın sev­gi­li­si olur. Gün gelir o kadar güç­le­nir ki, Aydın Vi­la­ye­ti’ni ele ge­çi­rir, bey­lik kurar, adına sikke bas­tı­rır:

“Va­li­yi vi­la­yet

Ha­de­me-i dev­let

At­ça­lı Kel Meh­met”

Ülke ola­rak, ulus ola­rak zor ko­şul­lar için­de­yiz. Yok­luk­la­ra, sı­kın­tı­la­ra bir de si­ya­si erkin gi­de­rek artan bas­kı­sı ek­len­miş­tir. “Her şeyi ben bi­li­rim, ben ya­pa­rım” an­la­yı­şın­da­ki ik­ti­da­rın tek yap­tı­ğı, ül­ke­yi daha sı­kın­tı­lı hal­le­re dü­şür­me­si­dir. Gi­di­şat, hayra ala­met de­ğil­dir, top­lum ola­rak buna “dur” den­me­si; “yola devam” etmek is­te­yen­le­rin yo­lu­nun ke­sil­me­si ge­rek­mek­te­dir.

 

İhti­ya­cı­mız olan tek şey ce­sa­ret­tir. Pı­sı­rık, kor­kak bir “Kel”den bir halk kah­ra­ma­nı çı­ka­ran ce­sa­ret, gü­nü­müz­de de nice Mus­ta­fa Ke­mal­ler çı­ka­ra­bi­lir. Olay­la­ra se­yir­ci kal­mak; ba­ka­lım ne ola­cak­la­rı bek­le­mek daha zor gün­le­re gö­tü­re­cek­tir. Sil­kin­me­li, em­per­ya­liz­min ve on­la­rın yerli iş­bir­lik­çi­le­ri­nin iler­le­yi­şi­ni ce­sa­ret­le gö­ğüs­le­me­li­yiz.

Perşembe, 09 Kasım 2017 07:58

“UYUŞ­TU­RAN DEVRİM”

“UYUŞ­TU­RAN DEVRİM”

Terim, Ka­na­da­lı yazar, dü­şü­nür Alen Döno’ya ait. Döno şöyle diyor:

“Vasat, ik­ti­da­rı ele ge­çir­di. Uyuş­tu­ran bir dev­rim var. Bizi hep mer­kez­de ko­num­lan­ma­ya, gev­şek dü­şün­me­ye, baş­ka­la­rıy­la yer de­ğiş­ti­re­bi­len ve çek­me­ce­ler­de sak­la­na­bi­len var­lık­lar ha­li­ne gel­mek için ka­na­at­le­ri­mi­zi ce­bi­miz­de tut­ma­ya davet eden bir dev­rim. Aman bir tat­sız­lık çık­ma­sın, eko­no­mik ve top­lum­sal dü­ze­ni sor­gu­la­ta­bi­lecek hiç­bir şey icat edil­me­sin! Va­sat­lık hü­küm­dar­lı­ğın­da or­ta­la­ma olan, bir kural ha­li­ne gelir; orta yol­cu­luk hâkim olur; fi­kir­ler ve in­san­lar bir­bi­ri­nin ye­ri­ne ko­na­bi­lir.”

Em­per­ya­lizm, bizim gibi iş­bir­lik­çi si­ya­se­tin ege­men ol­du­ğu 3. Dünya ül­ke­sin­de Döno’nun tarif et­ti­ği top­lum­sal düzen kur­muş; Yeni Dünya dü­ze­ni! Ba­ğım­lı­lı­ğın “tam ba­ğım­lı­lık”a dö­nüş­me­si için dü­ze­ni sor­gu­la­yan, dü­ze­ne baş kal­dı­ran siv­ri­lik­ler tör­pü­len­me­li; birey, sis­te­me uyum­lu ufak or­tak­lar ha­li­ne ge­ti­ril­me­li­dir.

Ül­ke­miz­de siv­ri­lik­le­ri tör­pü­le­me iş­le­mi 60’lı yıl­la­rın genç­lik ha­re­ket­le­riy­le bir­lik­te baş­la­dı. O gün­ler­de “aşırı uçlar” de­ni­yor­du, ABD em­per­ya­liz­mi­ne ve onun iş­bir­lik­çi ik­ti­dar­la­rı­na karşı halkı ay­dın­la­tan genç­lik ör­güt­le­ri­ne. Ope­ras­yon­lar, 12 Mart Dar­be­si ile baş­la­dı, 12 Eylül’le hız ka­za­na­rak ta­mam­lan­dı; “Dev-genç” gitti, ye­ri­ne “Sev-Genç” geldi.

Genç­lik, bir top­lu­mu ye­ni­lik­le­re ta­şı­yan en ener­jik kat­man­dır. Fi­liz­le­ri ko­pa­rı­lan top­lum, hızla “Yeni Dünya Dü­ze­ni”ne uyum sağ­la­ma­ya baş­la­dı. Aman tat­sız­lık çık­ma­sın,di­ye­rek ağ­zı­mı­zı, gö­zü­mü­zü, ku­la­ğı­mı­zı ka­pa­ta­rak “üç may­mun”u oy­na­dık, ha bre. Sis­tem dı­şı­na çık­ma­mak uğ­ru­na eleş­tir­mek­ten kork­tuk; mer­kez­de kal­ma­yı yeğ­le­dik.

Kısa va­de­li çı­kar­la­ra hiz­met eden beyaz ya­lan­la­ra inan­ma­yı sür­dür­dük. Key­fi­li­ğin bas­kın ol­du­ğu yoz­laş­mış ku­rum­lar üret­tik. Yoz­lu­ğun ucuna varıp da artık birey ola­rak ken­di­mi­zin de uyuş­tu­rul­du­ğu­nu fark et­ti­ği­miz­de artık çok geçti. Ya­pı­la­cak tek şey, var olanı ka­bul­len­mek­ti. Ço­ğun­luk öyle yaptı; ah­lak­sız­lı­ğı, yol­suz­lu­ğu, hır­sız­lı­ğı, ada­let­siz­li­ği “nor­mal şey­ler” ola­rak ka­bul­len­di.

Peki, ne ya­pa­ca­ğız?

Yoz­laş­ma­ya di­re­nen­ler için söy­lü­yo­rum, di­ren­me­yi sür­dü­re­ce­ğiz. Uyu­şuk­luk ne­re­de varsa ya­za­ca­ğız, yü­rü­ye­ce­ğiz, orada ola­ca­ğız. Ken­di­mi­ze göre, bize ne, nasıl uy­gun­sa…

Alen Döno’nun söy­le­miy­le; “Uyuş­tu­ran dev­ri­me karşı di­ren­mek gerek…”

Çarşamba, 08 Kasım 2017 15:08

“UYUŞTURAN DEVRİM”

“UYUŞTURAN DEVRİM”

Terim, Kanadalı yazar, düşünür Alen Döno’ya ait.  Döno şöyle diyor:

“Vasat, iktidarı ele geçirdi.  Uyuşturan bir devrim var.  Bizi hep merkezde konumlanmaya, gevşek düşünmeye, başkalarıyla yer değiştirebilen ve çekmecelerde saklanabilen varlıklar haline gelmek için kanaatlerimizi cebimizde tutmaya davet eden bir devrim.  Aman bir tatsızlık çıkmasın, ekonomik ve toplumsal düzeni sorgulatabilecek hiçbir şey icat edilmesin!  Vasatlık hükümdarlığında ortalama olan, bir kural haline gelir; orta yolculuk hâkim olur; fikirler ve insanlar birbirinin yerine konabilir.”

Emperyalizm, bizim gibi işbirlikçi siyasetin egemen olduğu 3. Dünya ülkesinde Döno’nun tarif ettiği toplumsal düzen kurmuş; Yeni Dünya düzeni!  Bağımlılığın “tam bağımlılık”a dönüşmesi için düzeni sorgulayan, düzene baş kaldıran sivrilikler törpülenmeli; birey, sisteme uyumlu ufak ortaklar haline getirilmelidir.

Ülkemizde sivrilikleri törpüleme işlemi 60’lı yılların gençlik hareketleriyle birlikte başladı.  O günlerde “aşırı uçlar” deniyordu, ABD emperyalizmine ve onun işbirlikçi iktidarlarına karşı halkı aydınlatan gençlik örgütlerine.  Operasyonlar, 12 Mart Darbesi ile başladı, 12 Eylül’le hız kazanarak tamamlandı; “Dev-genç” gitti, yerine “Sev-Genç” geldi.

Gençlik, bir toplumu yeniliklere taşıyan en enerjik katmandır.  Filizleri koparılan toplum, hızla “Yeni Dünya Düzeni”ne uyum sağlamaya başladı.  Aman tatsızlık çıkmasın,diyerek ağzımızı, gözümüzü, kulağımızı kapatarak “üç maymun”u oynadık, ha bre.  Sistem dışına çıkmamak uğruna eleştirmekten korktuk; merkezde kalmayı yeğledik.

Kısa vadeli çıkarlara hizmet eden beyaz yalanlara inanmayı sürdürdük.  Keyfiliğin baskın olduğu yozlaşmış kurumlar ürettik.  Yozluğun ucuna varıp da artık birey olarak kendimizin de uyuşturulduğunu fark ettiğimizde artık çok geçti.  Yapılacak tek şey, var olanı kabullenmekti.  Çoğunluk öyle yaptı; ahlaksızlığı, yolsuzluğu, hırsızlığı, adaletsizliği “normal şeyler” olarak kabullendi.

Peki, ne yapacağız?

Yozlaşmaya direnenler için söylüyorum, direnmeyi sürdüreceğiz.  Uyuşukluk nerede varsa yazacağız, yürüyeceğiz, orada olacağız.  Kendimize göre, bize ne, nasıl uygunsa…

Alen Döno’nun söylemiyle; “Uyuşturan devrime karşı direnmek gerek…”

 

 

Cuma, 27 Ekim 2017 11:18

AK­ŞE­NER’İN PARTİSİ

AK­ŞE­NER’İN PARTİSİ

“ÇOK GARİP BİR MİLLETİZ, söy­le­ne­ni çok ama çok umur­su­yor, ya­pı­la­na hiç bak­mı­yo­ruz.

Sa­de­ce ko­nu­şa­rak, ‘büyük ko­nu­şa­rak’ bu ül­ke­de bir yere ge­le­bi­lir, saygı du­yu­lan biri bile ola­bi­lir­sin. Ne garip değil mi?

Çünkü çok az ki­şi­nin söy­le­ne­ni ey­lem­le kar­şı­laş­tı­ra­cak bilgi, de­rin­lik ya da za­ma­nı var.

Her şey bir yana,öyle bir is­te­ği­miz yok. İnanma aç­lı­ğın­dan mıdır nedir?

……

E, o zaman da kimse ger­çek­ten doğ­ru­yu yap­mak­la uğ­raş­mı­yor, çünkü en doğ­ru­yu ben yap­tım, ben yap­tım, demek ye­ti­yor.”

Nilay Örnek’in “Bütün iyi­ler biraz küs­kün­dür” adlı ki­ta­bın­dan cım­bız­la­dı­ğım bu sa­tır­lar, si­ya­si par­ti­le­ri ve seç­me­niy­le ül­ke­min si­ya­si at­mos­fe­ri­nin bir öze­ti­dir ve Meral Ak­şe­ner’in İyi Parti’si sözle, gör­sel­lik­le ci­la­la­na­rak bu si­ya­si ker­va­na ka­tıl­mış­tır.

İyi Parti, kök­le­ri­mi­zi çağ­rış­tı­ran gör­sel­li­ğiy­le; yü­zü­mü­zü ay­dın­la­tan gü­ne­şiy­le; iyim­ser­lik va­de­den slo­ga­nıy­la “pe­ki­yi” bir sunum yap­mış­tır. Doğal ola­rak, ül­ke­mi­zin bu ka­otik or­ta­mın­da ku­ru­la­cak her parti gibi İyi Parti de yı­ğın­la­rın öz­lem­le­ri­ni, bek­len­ti­le­ri­ni ses­len­di­re­cek­tir, ancak,…

Bun­dan son­ra­sı önem­li. Çünkü süt­ten ağ­zı­mız yan­mış, yo­ğur­du üf­le­ye­rek yemek mec­bu­ri­ye­ti var. Ak­şe­ner’in par­ti­si­nin ül­ke­yi düz­lü­ğe çı­ka­rıp çı­ka­ra­ma­ya­ca­ğı­nı sor­gu­la­mak gerek. Nilay Örnek’in de­di­ği gibi “söy­le­ne­ni ey­lem­le kar­şı­laş­tı­ra­cak bilgi ve de­rin­li­ği olan” ve de “inan­ma aç­lı­ğı­na” pirim ver­me­yen­ler; “İyi Parti, va­ad­le­ri­ni ye­ri­ne ge­ti­re­bi­lecek prog­ra­ma ve do­na­nı­ma sahip mi?” so­ru­su­na cevap ara­ma­lı­dır.

İyi Parti, “re­ka­bet­çi sis­tem” için­de ka­la­ca­ğı­nı be­lirt­mek­te; NATO ve Av­ru­pa Bir­li­ği yan­lı­sı ol­du­ğu­nu dek­la­re et­mek­te­dir. Yani de­ği­şen bir şey yok­tur ve 1940’lar­dan be­ri­dir sür­dü­rü­len em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı­lık çer­çe­ve­si için­de ka­lın­mak­ta­dır. Ol­ma­ya­cak duaya âmin, di­yecek hal kal­ma­mış­tır.

Lafı fazla dönüp do­laş­tır­ma­dan sa­de­de ge­lecek olur­sak; İyi Parti, özel­lik­le AKP ve MHP’ye du­yu­lan tep­ki­nin rüz­ga­rı­nı ar­ka­sı­na ala­rak ve sis­te­min tı­kan­mış­lı­ğın­dan ötürü olu­şan umut­suz­lu­ğu umuda çe­vi­re­rek si­ya­si plat­form­da iyi bir yer edin­mek is­ti­yor.

Şüp­he­siz mev­cut si­ya­si tı­kan­mış­lık ve kit­le­le­rin kur­tu­lu­şa olan öz­lem­le­ri ne­de­niy­le İyi Parti’yi be­nim­se­yen­ler, onun ar­ka­sın­dan sü­rük­le­nen­ler ola­cak­tır. Yı­ğın­la­rın ada­let­siz­li­ğe, eşit­siz­li­ğe, yol­suz­lu­ğa karşı gös­ter­dik­le­ri tep­ki­yi olum­la­mak ge­re­kir. İnsan­ca ya­şa­mak yo­lun­da bugün yan­lış ad­re­se yö­ne­li­yor­sa; yarın, ger­çek­ten öz­le­mi­ni ger­çek­leş­ti­recek si­ya­si ya­pı­yı ku­ra­ca­ğı­na dair umut­la­rı­mız güç­len­miş ola­cak­tır.

Cuma, 06 Ekim 2017 12:14

ON­LAR­SIZ HAYAT DAHA RENKSİZ

ON­LAR­SIZ HAYAT DAHA RENKSİZ

Bir­lik­te ya­şa­dı­ğı­mız­da, on­la­ra evi­miz­de ya da bah­çe­miz­de bir yer ayır­dı­ğı­mız­da, ancak o zaman on­la­rın ha­ya­tı­mız için vaz­ge­çi­le­mez ol­du­ğu­nu fark edi­yo­ruz.

Hay­van­lar­dan söz edi­yo­rum.

Bir ke­di­miz var, adı bon­cuk. 3 yıl olu­yor, evin bir ferdi sa­yı­la­lı. Bon­cuk’u bu sü­re­dir iz­li­yo­ruz; yemek sa­at­le­riy­le, uyku za­man­la­rıy­la, evin sa­hip­le­ri­ni mutlu etmek ama­cıy­la yap­tı­ğı sem­pa­tik yak­la­şım­la­rıy­la, av­lan­ma me­sa­isiy­le onun bas­ba­ya­ğı bir yaşam dü­ze­ni var. Üs­te­lik bu yaşam di­sip­li­ni­ni sa­hip­le­ri­ne de uy­gu­lat­ma gi­ri­şim­le­ri olu­yor. Da­ha­sı, kızım Dilek’in de­fa­lar­ca be­lirt­ti­ği gibi; O, bizi sa­hip­le­ni­yor, ger­çek­te. Demem o ki, hay­van deyip geç­me­ye­lim; var­lık­la­rı­nı daha bir bi­linç­le al­gı­la­ma­mız gerek.

Sev­di­ği­niz ar­ka­da­şı­nız, gü­ve­ni­ne bel bağ­la­dı­ğı­nız dost­la­rı­nız ol­muş­tur. Gün gel­miş­tir, ca­nı­nız­dan aziz bil­di­ği­niz o kim­se­ler­den ve­fa­sız­lık, hatta kö­tü­lük gör­müş­sü­nüz­dür. Bir lokma yemek ver­di­ği­niz hay­van­la­rı­nız öyle mi ya… Onlar ne şart­lar için­de olur­lar­sa ol­sun­lar, siz­den sev­gi­le­ri­ni, bağ­lı­lık­la­rı­nı esir­ge­mez­ler. Hiç unut­mam, rah­met­li babam hasta ol­muş­tu da; evi­mi­zin ke­di­si, hasta ya­ta­ğın­da si­nek­ler ba­ba­mı ra­hat­sız et­me­sin diye gün­ler­ce ba­ba­mın baş ucun­da bek­le­miş, pa­ti­le­riy­le si­nek­le­ri kov­muş­tu.

On­la­rın biz­le­ri , anlık da olsa mutlu eden var­lı­ka­rı­na karşı ge­re­ken has­sa­si­ye­ti çok­luk­la gös­ter­mi­yo­ruz. Hatta gi­de­rek, kendi ra­ha­tı­mız uğ­ru­na on­la­rın var­lık­la­rı­nı teh­dit eder hale ge­li­yo­ruz. Ya­şa­dı­ğım sahil bel­de­sin­de do­muz­la­rın, til­ki­le­rin, ağaç ka­kan­la­rın ve bi­lu­mum orman sa­kin­le­ri­nin, in­şa­at­lar­la yaşam alan­la­rı o kadar kı­sıt­lan­dı ki, öteye be­ri­ye “Dik­kat domuz çı­ka­bi­lir” ta­be­la­la­rı asmak ge­re­ği duy­duk. As­lın­da sa­hip­len­di­ği­miz yer­ler on­la­rın yaşam alan­la­rı. Dü­şü­nün, evi­mi­zin bar­kı­mı­zın yı­kı­lıp bir köprü al­tın­da, bir ağaç ko­vu­ğun­da ha­ya­tı­nı sür­dür­me­yi kim ister? Hay­van­la­rı da öyle dü­şü­ne­lim ve kabul ede­lim ki, bu yer­yü­zün­de on­la­rın da ken­di­le­ri­nin olan bir hayat ala­nın­da ya­şa­ma hak­la­rı var.

Hay­van Hak­la­rı Günü’nü idrâk et­ti­ği­miz şu gün­ler­de, rast­la­dı­ğı­mız­da bir gü­lüm­se­mek­ten, bir tüy­le­ri­ni ok­şa­mak­tan öte hay­van­la­ra karşı so­rum­lu­luk­la­rı­mız, gö­rev­le­ri­miz var­dır. Daha güzel bir dün­ya­da ya­şa­ya­cak­sak,bu on­lar­la bir­lik­te müm­kün ola­cak­tır.

Çarşamba, 27 Eylül 2017 07:36

BİR RE­FE­RAN­DUM DE­ĞER­LENDİRMESİ

BİR RE­FE­RAN­DUM DE­ĞER­LENDİRMESİ

“Olu­şum” yeni değil, Irak’ın ku­ze­yi­ne “Kuzey Irak” de­ni­le­ni be­ri­dir orada bir dev­let ku­rul­muş­tur. Başta AKP ik­ti­da­rı olmak üzere ABD’nin bu oldu bitti ya­pı­sı, hiç­bir şey ol­ma­mış gibi gör­mez­den ge­lin­miş­tir. Hatta bu ya­pı­nın ik­ti­da­rı­mız­ca her yön­den des­tek­le­nip “dev­let” mu­ame­le­si ya­pıl­dı­ğı­nı ileri sü­ren­ler hak­sız de­ğil­dir.

Bar­za­ni, ik­ti­da­rı­nı devam et­tir­mek yo­lun­da da­yat­tı­ğı re­fe­ran­dum ka­ra­rı için en uygun böl­ge­sel anı seç­miş­tir.

Su­ri­ye’nin mü­da­ha­le gücü za­yıf­tır; kendi me­se­le­le­riy­le uğ­raş­mak­ta­dır. Üs­te­lik Su­ri­ye, ül­ke­sin­de­ki Kürt­le­re “ko­şul­lu böl­ge­sel özerk­lik” verme ta­raf­lı­sı­dır.

Tür­ki­ye’nin yap­tı­rım­la­rı­nı ha­ya­ta ge­çir­me­si­ni sağ­la­ya­cak iç ve dış ko­şul­lar buna uygun de­ğil­dir. Bir-iki sert demeç, Dolar’ın 10 kuruş art­ma­sı­na neden ol­mak­ta­dır. Ay­rı­ca mu­ha­tap­la­rı, üçün­cü bir yol bu­lu­nup AKP ik­ti­da­rı­nın yu­mu­şa­tı­la­ca­ğı­nı he­sap­la­mak­ta­dır.

Irak Mer­ke­zi Hü­kü­met’le yol­lar çok­tan ay­rıl­mış­tır; “mü­za­ke­re”den başka bir çı­kış­la­rı yok­tur.

İran’dan bek­len­di­ği öl­çü­de sert bir mü­da­ha­le bek­len­me­me­li­dir. Çünkü İran, böl­ge­sel müt­te­fi­ki Rusya’nın tav­rı­na göre bir po­li­ti­ka yü­rü­te­cek­tir. Rusya ise karşı çıkış tav­rı­nı sür­dür­se bile ile­ri­de Bar­za­ni ile köp­rü­le­ri atmak is­te­me­ye­cek­tir. Rusya’nın em­per­yal bir dev­let ol­du­ğu unu­tul­ma­ma­lı­dır.

Bar­za­ni’nin ar­ka­sın­da ABD var­dır. Tüm böl­ge­sel ak­tör­le­rin yük­sek sesli iti­raz­la­rı­na ba­kı­la­cak olur­sa, Bar­za­ni’nin Kür­dis­ta­nı ; ABD’nin Or­ta­do­ğu için dü­şü­nüp uy­gu­la­ma­ya koy­du­ğu uzun va­de­li bir ege­men­lik pla­nı­nın par­ça­sı­dır.

ABD Em­per­ya­liz­mi ta Irak’ı iş­ga­lin­den bu yana Or­ta­do­ğu’da sa­ha­ya ine­rek 22 dev­le­tin –Tür­ki­ye de bun­la­rın için­de-sı­nır­la­rı­nı de­ğiş­ti­recek Büyük Or­ta­do­ğu Pro­je­si’ni (BOP) ha­ya­ta ge­çir­me­ye ko­yul­muş­tur. Ül­ke­miz için de teh­li­ke çan­la­rı çal­ma­ya baş­la­mış­tır.

Yakın ve ya­kı­cı teh­li­ke­ye karşı ted­bir nedir?

Bir kere ABD’yi “st­ra­te­jik müt­te­fik” ola­rak kabul edip, Beyaz Saray ka­pı­la­rın­da ya­kı­nan iş­bir­lik­çi ik­ti­dar­lar­ca teh­li­ke ber­ta­raf edi­le­mez. Ülke için­de ABD yan­lı­sı si­ya­si par­ti­le­rin ege­men­li­ği­ne son ver­mek ge­re­kir. Tür­ki­ye, tek­rar Ata­türk’ün an­ti-em­per­ya­list tam ba­ğım­sız­lık­çı çiz­gi­si­ne otur­tul­ma­lı­dır. Bunu da ya­pa­cak halk yı­ğın­la­rı­dır.

“Olmaz olmaz de­me­yin; olmaz, olmaz.”

Salı, 19 Eylül 2017 10:46

YARIŞ BAŞ­LA­DI!...

YARIŞ BAŞ­LA­DI!...

Cum­hur­baş­ka­nı, TEOG’la il­gi­li açık­la­ma­lar ya­par­ken; “Öğ­ren­ci­ler kendi okul­la­rın­da ya­rış­sın­lar” demiş. Aynı şe­kil­de Baş­ba­kan, Urfa’da yeni ders yı­lı­nı açış ko­nuş­ma­sın­da “yarış” kav­ra­mı­nı kul­lan­mış. En temel hata, okul eği­ti­mi­nin bir “yarış” ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­si­dir. Ne acı­dır ki, bu an­la­yış söz­den pra­ti­ğe çok­tan dö­kül­müş; ço­cuk­la­rı­mı­zın ge­le­ce­ği ders­ha­ne­le­rin, özel okul­la­rın, etüt ve kurs mer­kez­le­ri­nin ka­zanç elde etme is­tem­le­ri­ne tes­lim edil­miş­tir.

“Re­ka­bet” odak­lı ne­oli­be­ral sis­te­min tem­sil­ci­le­ri ya­nın­da ve on­lar­dan daha fazla yarış he­ves­li­le­ri var­dır ki, onlar öğ­ren­ci aile­le­ri­dir. Aile­ler, ço­cu­ğum bi­rin­ci olsun; ar­ka­da­şı­nın om­zu­na basıp yük­sel­sin diye el­le­rin­den ge­le­ni yap­mak­ta­dır­lar. Bu hen­gâ­me ara­sın­da yarış atı ha­li­ne gelen ço­cu­ğun ki­şi­li­ği iğdiş edil­miş, ka­rak­te­ri tör­pü­len­miş­tir.

Şu­ra­sı pek açık bir ger­çek­tir ki, okul eği­ti­mi bir yarış değil, her genç bi­re­yin bi­lin­ci­nin ve üre­ti­me ha­zır­lık gü­cü­nün şe­kil­len­di­ri­le­rek ül­ke­si­ne ve dün­ya­ya fay­da­lı olmak yo­lun­da ha­zır­lan­ma­sı­dır. Bir duvar öre­ce­ği­ni­zi dü­şü­nün. Tuğ­la­lar de­ği­şik bo­yut­ta ve cins­ten­dir. Usta ve ne yap­tı­ğı­nı bilen bir du­var­cı us­ta­sı her bir tuğ­la­yı zay et­me­den du­va­rın mü­na­sip bir ye­ri­ne yer­leş­ti­re­rek du­va­rı inşa eder. Eği­tim işi de tıpkı böy­le­dir. Ha­ya­ta ha­zır­lan­mak­ta olan her genç bi­re­yin zi­hin­sel ye­ti­si, fi­zi­ki du­ru­mu, aile or­ta­mı, böl­ge­sel kal­kın­mış­lık dü­ze­yi fark­lı fark­lı­dır. Ya­pı­la­cak olan; genç in­sa­nın ye­te­ne­ği­ne ve ül­ke­nin ih­ti­yaç­la­rı­na göre okul sis­te­mi­ni oluş­tur­mak­tır.

Ka­pi­ta­list sis­te­min tem­sil­ci­le­ri, “En iyi ya­tı­rım in­sa­na olan ya­tı­rım­dır” der­ler de ge­re­ği­ni yap­maz­lar. Eği­tim­de yap­tık­la­rı, eleme sis­te­miy­le ço­ğun­lu­ğu ele­ğin al­tı­na ite­rek ken­di­le­ri­ne ge­rek­li elit bir beyaz ya­ka­lı ça­lı­şan ke­si­mi ya­rat­mak­tır. Ge­ri­ye kalan genç nü­fu­sun bir ke­si­mi sis­te­min ucuz iş­gü­cü­nü oluş­tu­rur­ken, diğer kısmı ye­dek­te bek­le­ti­lir.

“Yarış”ta sonuç bel­li­dir; sı­na­va ka­tı­lan­la­rın büyük bö­lü­mü­nün ya ele­ğin al­tın­da ka­la­ca­ğı ya da is­te­me­di­ği alana yö­nel­ti­le­ce­ği gün gibi aşi­kâr­dır. Ül­ke­mi­zin üre­tim alanı o kadar da­ral­tıl­mış ki, eği­tim so­nuç­lan­sa bile, genç in­sa­nı ucu açık iş­siz­lik yıl­la­rı bek­le­mek­te­dir.

Eği­ti­mi yaz boz tah­ta­sı­na çe­vi­ren iş­bir­lik­çi ik­ti­dar­la­rın çö­züm­süz­lü­ğü or­ta­da­dır. Vahşi ka­pi­ta­list sis­tem­den kopuş ya­şan­ma­dık­ça okul eği­ti­min­de­ki so­run­lar de­rin­le­şe­rek sü­re­cek­tir. Ön­ce­lik­le si­ya­set ve zih­ni­yet de­ğiş­me­li­dir.

Cuma, 15 Eylül 2017 11:23

ALIŞKANLIK

ALIŞKANLIK

Hikâye bu ya…  Bir köylü kadın, bir danayı kucağına alıp sevmiş, sonra bunu alışkanlık haline getirmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış; sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu zaman, onu yine kucağında taşımayı sürdürmüş.

Hikâyenin sonu biraz abartılı oldu, ancak özellikle siyasi hayatımıza yakından bakacak olursanız; halk olarak nice yüzlerce öküz ağırlığında yükleri yıllar boyu taşımaya devam etmişiz ve sürdürmekteyiz.

Önceleri Turgut Özal’la başladı.  Başbakan ve Cumhurbaşkanı iken; devlet adâbına uymayan  davranışlar, “Benim memurum işini bilir” türünden rüşveti meşrulaştıran sözlerle ilgili uyarılara cevabı akıllarda kaldı:

-Alışırlar, alışırlar.

Daha sonra Necmettin Erbakan, başbakanlığı sırasında tarikat reislerini davet edip, onları Başbakanlık Konutu’nda ağırladı. Laik  Cumhuriyet döneminde eşine ilk kez rastlanan bir olaydı.

Toplum bu tür olayların yarattığı şaşkınlığı atlatamadan AKP iktidarıyla o güne dek eşine rastlanmayan “ilk”lere tanık oldu.

*Kamu İktisadi Devlet Teşekkülleri (KİT) değerine değmezine elden çıkarıldı; satış fiyatları arsa değerini karşılamıyordu.  Ülkenin can damarı sanayi kuruluşları yabancı şirketlerin eline geçerken, bir bölük yandaş zengin oldu.

*ABD marifetince askerlerimizin başına çuval geçirilip tutsak edildi.  “Nota verecek misiniz?” sorusuna; “Ne notası, müzik notası mı?” karşılığı verildi.

*Bir türban modası başlatıldı.  Adım adım tüm devlet kuruluşları, okullar, adliyesinden tutun TSK’ya kadar türbanın girmediği yer kalmadı.

*Rüşvet ve yolsuzluk söylentileri ayyuka çıktı.  Yetmedi, ayakkabı kutularıyla gözler önüne serildi.  Daha nice yolsuzluk olayları karşısında alışkanlığın büyüsüne kapılmış yığınların “tepkisi” şöyle oldu:”Yiyorlar, ama yapıyorlar da…”

 

Alışkanlığın şakası yoktur; sinsice içimize adımını atar, zamanla yerleşip kökleşti mi öyle acımasız bir yüz takınır ki, gözlerinizi bile kaldırmaya izin vermez.  Şimdilerde ulusça bu haldeyiz; Ülkemiz her bakımdan çok zengin, ama kredi kartlarından dilenerek yaşamaya alıştırdılar.

Pazartesi, 11 Eylül 2017 09:22

ATA­TÜRK ÖZLEMİ

ATA­TÜRK ÖZLEMİ

Hey­kel­le­ri­ne sal­dı­rı art­tık­ça; karşı dev­rim­ci­le­rin küs­tah­lı­ğı gemi azıya alıp eği­tim dü­zen­le­me­le­rin­den Ata­türk’e ay­rı­lan kı­sım­lar ma­kas­lan­dık­ça, Ata­türk’ü seven yı­ğın­lar­da öfke ka­ba­rı­yor, tepki ar­tı­yor. Yanı sıra Ata­türk’e du­yu­lan ih­ti­yaç bir tut­ku­ya dö­nü­şü­yor; “Bir daha gel Sam­sun’dan” tür­kü­sü daha çok din­le­nir olu­yor.

İlk ba­kış­ta doğal gibi gö­zü­ken bu man­za­ra, ya­kın­dan ir­de­len­di­ğin­de Ata­türk­çü ke­sim­ler açı­sın­dan en­di­şe ve­ri­ci bir du­rum­dur. Ata­türk’e du­yu­lan sev­gi­nin “kur­tu­luş”u Ata­türk’ün var­lı­ğı­na in­dir­ge­me de­re­ce­si­ne dö­nüş­me­si, karşı dev­ri­min sal­dı­rı­la­rı­nın püs­kür­tü­lüp ye­ni­den çağ­daş Tür­ki­ye ro­ta­sı­na gi­ril­me­si­ni ger­çek düz­lem­den hayal âle­mi­ne ta­şı­yor.

Top­lum­la­rın dev­rim ni­te­li­ğin­de­ki dö­nü­şü­mü bir insan ha­ya­tı­nın daha da öte­si­ni kap­sar. Bu kap­sam­da Ata­türk, bir ölüm­lü ola­rak kısa de­ne­bi­lecek ya­şa­mı sü­re­sin­ce “büyük işler” ba­şar­mış, “Cum­hu­ri­ye­ti biz kur­duk, onu ya­şa­ta­cak siz­ler­si­niz.” tü­rün­den söy­lem­ler­le Türk Dev­ri­mi’ni ko­ru­mak ve ta­mam­la­mak gö­re­vi­ni ken­din­den son­ra­ki ku­şak­la­ra ver­miş, ay­rı­ca Genç­li­ğe Hi­ta­be’de olası karşı dev­ri­min sal­dı­rı­la­rı­na-ki bu ön­gö­rü­sü­nün bir kısmı ger­çek­leş­miş­tir- karşı Türk Genç­li­ği’ni uya­nık ol­ma­ya ça­ğır­mış­tır.

Ata­türk’ün görev ve uya­rı­la­rı­na kar­şın biz ne yap­tık? Ki­mi­miz “Mark­sist” olduk, Türk Dev­ri­mi’ni kü­çüm­se­dik. Ki­mi­miz “gard­rop Ata­türk­çü­lü­ğü”ne so­yun­duk, sözde Ata­türk­çü olduk. Ki­mi­le­ri “Gök­teng­ri”yi terk edip, “Hira Dağı kadar Müs­lü­man”oldu. Ki­mi­le­ri “milli görüş göm­le­ği”ni çı­ka­rıp, iş­bir­lik­çi ol­du­lar.

Ge­re­ği­ni yap­ma­dık, hâlâ tür­kü­ler­le, göz­yaş­la­rıy­la Ata­türk’ün avdet edip bizi kur­tar­ma­sı­nı bek­li­yo­ruz. Çö­züm­le­yen bir tarz de­ğil­dir, bu. Karşı dev­rim, “İslam Dev­le­ti” doğ­rul­tu­sun­da ic­ra­at ya­pı­yor; Cum­hu­ri­yet’i sa­vu­nan­lar yanıp ya­kın­ma­lar­la meş­gul.

Bir Ata­türk ör­ne­ği var, önü­müz­de mü­ca­de­le adamı ola­rak du­ru­yor. Ger­çek­te Türk Dev­ri­mi’ni sa­vu­nan her yurt­taş “bir Ata­türk” ol­ma­lı. O’nun izin­den; sözde değil, ger­çek ma­nâ­da git­me­li. Halk­la bü­tün­leş­me­li; on­la­rı ör­güt­le­ye­rek ön­der­lik et­me­li. Tüm ki­şi­sel hırs­lar­dan sıy­rı­la­rak ta­ma­men ül­ke­nin ba­ğım­sız­lı­ğı ve ba­yın­dır­lı­ğı yo­lun­da var­lı­ğı­nı ar­ma­ğan ede­rek mü­ca­de­le et­me­li.

For­mül budur. Yapay yol­lar­la kaçak gü­reş­me­nin, mü­ca­de­le­yi bı­ra­kıp ağ­la­yıp sız­la­ma­nın sonu ye­nil­gi­dir.

Çarşamba, 06 Eylül 2017 13:49

MUT­LU­LUK

MUT­LU­LUK

Bir köy dü­ğü­nüy­le dünya evine yol­la­dı­ğım bi­ri­cik kı­zı­mı ar­ka­da bı­ra­kır­ken, ka­fa­mın içini tek bir soru ke­mi­rip durdu:

Acaba di­le­di­ğin­ce mutlu ola­cak mı, mut­lu­luk su­la­rın­da yı­ka­na­cak mı?

Her ölüm­lü için mut­lu­lu­ğun iki ana et­ke­ni var; ruhu kaba ve duy­gu­suz olan­lar ve bir de sağ­lı­ğı ve dü­şün­ce­si ye­rin­de ol­ma­yan­lar için mut­lu­luk diye bir şey yok­tur.

İlkçağ dü­şü­nür­le­rin­den Ho­ra­ti­us şöyle diyor:

“Ev, mal, mülk, yı­ğın­la tunç ve altın;

Ya­ra­sı­na mer­hem olmaz

Vü­cu­dun­da, ru­hun­da dert olan ada­mın.

El­de­ki ni­met­le­ri ta­da­bil­me­si için

Keyfi ye­rin­de ol­ma­lı in­sa­nın.

Ev bark neye yarar dert­li, kor­ku­lu olana

Göz­le­ri çi­pil­li olan ne yap­sın tab­lo­yu?”

Di­ye­lim şid­det­li böb­rek ağ­rı­la­rı çe­ki­yor­su­nuz. En rahat dö­şek­ler olsa bile rahat bir uy­ku­ya da­la­bi­lir miyiz?

Yine di­ye­lim, sa­ray­lar­da otu­rup mil­yon­la­ra hük­me­di­yor­su­nuz. Sahip ol­du­ğu­nuz ni­met­le­rin haz­zı­nı ta­da­bi­lecek bir ruh ge­re­kir. Biz­le­ri mutlu eden köşk­le­re, sa­ray­la­ra, mil­yar­la­ra sahip olmak değil, ha­ya­tın ta­dı­na va­ra­bil­mek­tir.

İnsa­noğ­lun­da gem­le­ne­mez bir hırs var­dır; baş­ka­la­rı­na hük­met­mek. Cez­be­di­ci bir olgu gibi gö­zü­kür, ancak baş­ka­la­rı­nı dü­ze­ne sok­mak kadar insan ya­şa­mı­nı zehir eden bir şey yok­tur. Çi­zil­miş bir yolda yü­rü­mek ve yal­nız kendi ha­ya­tın­dan so­rum­lu olmak ruh sağ­lı­ğı için büyük bir ra­hat­lık­tır. Ruh sağ­lı­ğı ye­rin­de olan bir insan için mut­lu­luk yol­la­rı so­nu­na kadar açık­tır.

Yine Ho­ra­ti­us’a dö­ne­lim:

“Miden iyi, ci­ğer­le­rin ayak­la­rın sağ­lam­sa

Kral­la­rın ha­zi­ne­le­ri, daha fazla mutlu ede­mez seni.”

Sayfa 1 / 24