Musa Dinç

Tüm Yazıları


BURSA / GEZi İZLENİMLERİ - 2

  • 26 Mart 2018 Pazartesi


Musa DİNÇ / Sağlık İletişim Uzmanı, Yazar
Akşam yemeğinden sonra; “dışarı çıkıp biraz dolaşayım da, ağırlık üzerimden kalksın, “dedim. Meğerse Bursa da değilmişim, Suriye’nin Halep veya Şam ilindeymişim (!) Allah sizi inandırsın, Selimiye Mahallesi’nde on sokak ileri gittim; terzi, market, kasap, berber, pastane, lokanta, kuru temizlemeci, kahve, televizyoncu, tavuk dönerci, pastane… Aklınızın alabildiği tüm esnafların camında Arapça yazı ve dijital yanıp sönen, soldan sağa ilerleyen Arapça yazı. Kâbus görüyor gibiydim, rüya değildi yaşadıklarım, gördüklerim her şey gerçekti. On sokakla yetinmek istemedim, gece saat 20.00’ den 24.00’ de kadar dört saat sokak ve caddeleri arşınladım; nerdeyse oğlumun evinden beş kilometre uzaklaştım, baktım ki olacak gibi değil; sabaha kadar yürüsem boş, nafile! Manzara aynı , tüm esnaflar Suriyeli ve tabelaları da Arapça…. Yanlış anlaşılmasın dillere karşı değilim, ama bu tür yaklaşımların yanlış olduğunu söylüyorum ve söylemek zorundayım. Bu ilk şokumu atlattım, kanıksadım artık; ne yazık ki kendi ülkemizde yabancı konumuna düşmüşüz bir kere!….Yalansa, yalan deyin!
Bursa / Osmangazi ilçesinde Suriye Özerk Bölgesi ilan edilmiş, kimsenin haberi yok; aslında var da kulak arkası ediliyor; belki de millet korkusundan ses çıkarmıyor, kaderine razı gibi.
Oğlumu telefonla aradım, oğlum telefonu çaldı, çaldı; meğer onlar çay yapmışlar, içmişler; gecikebileceğimi de hesaba katarak uyumuşlar.
“Ben ne yapayım? En iyisi, geldiğim yoldan geri döneyim ,” dedim, ancak ne çare, evden bir hayli uzaklaştığım için, bu sefer evi bulmakta zorlanıyordum. Etrafa göz gezdirdim, tek tük açık olan esnaf da Suriyeli; gururuma da yediremedim, gidip semti onlara sormak içimden gelmedi. Gideceğim yer: Selimiye Mahallesi, burası da Selimiye Camisi’ne yakın, şaka maka sokaklar her taraf Arapça yazılı tabelalarla donatılmış olduğundan, adresi çıkaramıyordum artık.
“Kime sorayım?” derken, yanımda uzun boylu, otuz beş yaşlarında birisi geçti,
“Birader Selimiye Caddesi nerede?”
“Ne yapacaksın camiyi abey, cami bu saatte kapalı?”
“Galiba adresi karıştırdım, gideceğim ev oraya çok yakın.”
“Abey, üç yüz metre ileride soldan dönün, sonra sağa elli metre; daha sonra sola doğru gittiğinizde cami oradadır.”
“Birader siz nerelisiniz?”
“Suriyeliyim,” dedi, ama ben bir anda ‘Siverekliyim,’ diye anlamış gibi oldum.
“ Siverekli misiniz?”
“Yok, abey, Suriyeliyim.”
“Maşallah, burayı çok iyi biliyorsunuz!”
“Abey, bu semt Selimiye değil artık, Suriyelilerin semtidir; zaten kimse Selimiye demiyor ki, bizim burası Suriye olmuş.”
“Çok haklısın kardeş, mademki burası Suriye, “ tabelasında Şam tatlısı Arapça yazılı olan pastanenin açık kapısından içeriye daldım;
“Bir porsiyon Şam tatlısı istiyorum, ”dedim.
“ Ehlen ve sehlen,”deyip önüme koydu.
Tatlı görüntüsü süper, tadına baktım; ama ne Diyarbakır burma kadayıfın yerini, ne Gaziantep’in meşhur fıstıklı baklavasını, ne de Hatay’ın meşhur künefesinin yerini asla tutmuyordu. Gönülsüzce yarısını yedim, beğenmedim; evdekiler de kilo almasın, diye almadım.
Sokakları arşınlayıp eve doğru gelirken, Bursa’nın meşhur lodos rüzgârı esmesin mi!
Telefonumun sesiyle irkildim. Baktım cep telefonuma, oğlum arıyordu beni:
“Baba nerede kaldın, yorgunluktan uyumuşum. Eve gelmemişsin henüz. Bir an önce eve gel, seni merak ettik!”
“Sevgili Oğlum, ben Şam’dayım. Size Şam tatlısı getireyim mi?”
“Baba, gece saat bire geliyor, bu saatte Şam tatlısı mı yenir(?)”
“Yenir yavrum, hem de Şam’ın en büyük nanesini ülke olarak yemişiz de, kimsenin haberi yok!”
“Baba, çatılardan bir şey uçup da, kafana düşmesin; dikkat et!”
“Yok yavrum, bu gece kafama en büyük Suriye balyozunu yemiş gibiyim,” dedim.
Oğlumdan aldığım bilgiye göre; Bursa’ya gelen mülteci Suriyeliler’ de, Suriye’nin elit tabakasıymış, yani bir nevi Suriye’nin zenginleridir. Suriye’nin gariban, fakir – fukara takımı da Şanlıurfa, Kilis, Gaziantep, Hatay, Mersin, Tarsus, Adana; iç Anadolu / Ankara- Polatlı, Konya gibi yerlere dağılmışlardır. Maalesef tablo hiç de iç açıcı değildir.
İkinci gün; yavaş yavaş kanıksamaya başladım.
Üçüncü gün; Halep tatlısı aldım.
Dördüncü gün; nohut ekmeği ve humus aldım.
Alış veriş yaptığım tüm esnaflar Suriyeli, sokakta yürüyenler, kaldırımda konuşanların hemen hepsi Arapça konuşuyor; erkekleri sakallı, tek tek gençleri entel takılıyor; kadınların çoğu çarşaflı ve peçeli, kızları takıya düşkün.
Beşinci gün; Arap tabelaları görmekten ve Arapça dili dışında dil konuşamayan bir topluluk içinde Türkçe dilini ve Kürtçe dilini özler gibi oldum. Esnaflardan birinin vitrininde bir ilan gördüm:
“Burası Türk iş yeridir.”
Gayri ihtiyari sevindim, çelişkiler yumağında başkalaşıma uğradım. Zahire Toptancısı olan işyerinin kapısından içeri girdim ve sitemli bir dille:
“Hele şükür bir Türk işyeri görebildim.”
“Abey burası hepsi Suriyeli.”
Aksanından Türk olmadığını anladım.
“Sen de Suriyeli misin?”
“ Evet, abey ben tercümanım; buranın sahibi Türk.”
Az sonra işyeri sahibi içeri girdi.
“Yahu nedir bu?” dedim.
“Üstadım, yıllar önce Almanya’nın hali de böyleydi. Manzara bu; ister beğen, ister beğenme.”
Ah ah kanıksamaktan başka, bir çare olabilseydi keşke!...
Çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğinden kaygı duyuyorum, çünkü Türkiye’nin manzarası flu.
***