Selma Erdal

Tüm Yazıları


Bildiğimiz Türkiye'nin Sonu

  • 28 Kasım 2018 Çarşamba


Bildiğimiz Dünyanın Sonu adlı kitabın yazarı Immanuel Wallerstein bu çalışmasında; Yirminci yüzyıl sonlarına kadar ancak kavramsal düzeyde varolan "Dünya Kapitalizmi"nin, iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle birlikte pratik bir olguya dönüştüğünü öne sürüyor, bu dönüşümün bildiğimiz, tanıdığımız Kapitalizm Dünyası´nın sonu olduğunu söylüyor. Bu aynı zamanda, bugüne kadar varolan dünyayı algılama ve kavrama biçimlerimizin, kapitalizmin yükselişiyle birlikte ilahiyatçı kavrayışların üzerinde egemenlik kuran Bilgi Dünyası´nın, yani Newtoncu fiziğe temellenmiş bilimsellik anlayışının da sonu. 21. yüzyılın ilk on yıllarının bu iki anlamda da bir altüst oluşa sahne olacağını söyleyen Wallerstein, bu altüst oluşun bir belirsizlik olarak önümüzde durduğuna dikkat çekiyor: Tehlikeleri ve imkânlarıyla bir belirsizlik... Bir yandan bu belirsizlik döneminin koşullarına, ama bir yandan da bizim gerçekten ne istediğimize, tercihlerimizi ne yönde yaptığımıza, yaratıcılığımıza bağlı olarak şekillenecek bir gelecek bu... Daha doğrusu ne olabileceği ve bizim gerçekten ne istediğimiz konularında hepimizi sistemli ve açık bir biçimde düşünmeye çağırıyor.

Sonuç olarak KÜRESELLEŞME kavramanı anlamak, analiz etmek bağlamında kesinlikle okunması gereken bir kitapdır BİLDİĞİMİZ DÜNYANIN SONU adlı çalışma...
Bu kitabın adına göndermede bulunarak biz de üç beş söz söylemeğe kalkışsak ülkemiz üzerine; doğaldır ki bu yazının başlığı da BİLDİĞİMİZ TÜRKİYE'NİN SONU olabilirdi ancak...
Dolayısıyla bir yanda 29 Ekim 1923 doğumlu Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin "resmi ideolojisi" ile biçimlenmiş, işlenmiş, yapılandırılmış beyinler...Diğer yanda tam tersi ideolojilerle beslenmiş kişilikler, kimlikler... Doğal olarak ortada olan da bir çatışma, çekişme, kutuplaşma...Bu koşullarda "değer yargılarıyla dünde kalanlar" ve "dünde kalanları karalamak için söylenen yalanlar" ya da yalan değil de, ortaya saçılan gizli, saklı kalmış gerçekler. Türetilen yeni ideolojiler, yeni sosyolojiler...Ve...Değişen koşullar karşısında uyum sağlayanlar, sağlayamayanlar, değişime karşı çıkanlar, direnenler...Sonuç olarak ortalık karmakarışık. Bu ortamda kimileri yurduna, ulusuna...kimileri de her gün yeni birisine aşık...Ülkesi, ulusu için kaygılananlar...Dünya yansa, hasırı yanmayanlar... Bir yanda sanki ülkenin yükünü sırtında taşıyanlar, diğer yanda "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" diyerek keyif çatanlar...Bir yanda açlık sınırında yaşayanlar için vicdan azabı çekenler, diğer yanda Acun, Şeyma'ya ne kadar nafaka ödemiş diye hesap tutanlar...Bir yanda ülkenin havası kirlenmesin, çevre sorunları yaşanmasın diye sorumluluk duyanlar...Diğer yanda karbonmonoksitli niteliksiz kömürü bedava dağıtanlar ve onları evlerinde sorumsuzca yakanlar...
Bu ayrışma, bu karşılaştırma; her alanda ve her anlamda sürer gider. Toplumsal yapıda bireyler ya da guruplar arasında giderek daha da açılan uçurumlar oluşur. Kimileri ortak paydalarda buluşur...Kimileri içi-dışı başka, eli-dili başka; nerede çıkarına denk gelen bir şey varsa, o kapılara savuşur.Velhasıl artık ülkenin yapısı homojen değil...İlkeler, ülküler, amaçlar ve o amaçlara ulaşmak için gerekli araçlar ise bütünüyle bildiğimiz Türkiye'ye özgü değil... Ortak paydalar giderek azalıyor, herkes bireysel çıkarları bağlamında gönenç/refah pastasından kendisine çok dahasını almak için savaşıyor.Nalıncı keserleri; "hep bana, Rab bana" makamında...Kimse, kimsenin derdine, sıkıntısına aldırmıyor. Oysa bu ülkede halk bir zamanlar "kıvançda, tasada ortak" tutum ve davranışlar gösterirdi.
Öyleyse ne yapmalı?...Birazcık uyanık, birazcık da kurnaz olmalı...Bu değişen yapıya uymalı, uyum sağlamalı...Kamusal yarar ilkesinden uzaklaşıp, bireysel çıkarların peşine düşmeli...Ülke, ulus için kaygılanmak mı?...Bundan böyle herkes kendi derdine yanmalı... Kendi yaraların kanarken, başka yaraları sarmak mı?... Hiç kimselere aldırmamalı...Senin tuzun kurumu?...Suyun durumu?... Üstelik karnın tok, sırtın pek; özellikle de gömleğin ipekse... Ülkede yaşanan değişimden sürekli yakınanlar; olağanüstü durumlarda yanında yoksa...Bundan böyle senin de kuracağın tümceler; Nasreddin Hocalık olmalı...Timur'un karşısına çıkan Hocanın ardına düşmeyince him kimse...Ne demiş Hoca Timurleng'e?...-Verdiğiniz filin canı sıkıldı tek başına... Aman efendim verin bir fil daha yanına!...
Durduk yere fincancı katırlarını ürkütmekdense...Bundan böyle çalışacağım ben deTimurleng'in filinin canı sıkılmasın diye...Kelebekler, çiçekler, böcekler...Aman ne kadar da güzeller...Lay, lay, lom dünya... Nasıl olsa anlamadan yaşam bitecek; diyeceksin ki geldim mi artık yolun sonuna?...Çünkü bildiğimiz Türkiye'nin sonu geldi... Ben mi olacağım onun derdine düşen tek enayi?...