Selma Erdal

Tüm Yazıları


Beşiktaş; İstanbullu Bir Güzel…

  • 02 Şubat 2018 Cuma


Beşiktaş; İstanbullu Bir Güzel…


Yıl 1972, mevsim İlkbahar ve İstanbul’da ilk evim; Beşiktaş Bostanüstü Sokak’ta Osmanlı’dan kalma üç katlı bir konak…Her katında ayrı bir kiracı; ilk katta yaşlıca bir Türk ailesi, ikinci katta o günlerin İDMMA öğrencisi makine mühendisi adayı eşimle, Bursa’lı bir yeni gelin ben ve üçüncü katta da orta yaşlı Ermeni bir çift…
Bir zamanlar Osmanlı Sarayı’na taze sebze yetiştirilen bostanlar sürdürmekte egemenliğini o yıllarda; çevre bağ, bahçe, bostan… Ve henüz geleneksel özelliklerini yitirmemiş bu mahalle, bostanların üzerindeki yamaçlarda konuşlandığından; geceleri pırıl, pırıl ışıklarıyla çapkınca göz kırpan Teşvikiye, Nişantaşı ve Topağacı semtlerine biraz yaban kalıyor, oralara ürkerek bakıyor…
Ünlü Beşiktaş Pazarı; o yıllarda Ihlamur Dere Caddesi’ne kurulmaktadır, her Cumartesi… Ve Ihlamur Dere Caddesi; adı üstünde bir dere yatağı, üzerine dökülmüş asfalt…Ne var ki yağdığında yağmur; sonrası felaket…Caddenin iki yanında yükselen apartmanların alt katları sele teslim…Küresel iklim değişikliği kaygısının yaşanmadığı o günler bardaktan boşanırcasına yağarken yağmur; ertesi gün, sokaklarda yürümek olanaksız, her yer çamur, balçık… Ve itfaiye araçları için değişmez görev; o evden, o eve gir-çık, evlere dolan sel sularını pompalamak için…

Sel, yağmur olmadığında caddenin en keyifli yanı; salına, salına yürürken vitrinlere baka, baka, bir de bakmışsınız ki denizin iyot kokusu sinmiş her yana, keyifli dalgalar ninni söylemekte Barbaros Hayrettin Paşa’nın görkemli anıtına…
İyot kokusuyla hızlanır adımlar, deniz çeker kıyısına herkesi…Ve o günlerde Beşiktaş İskelesi en sevilen buluşma noktası…İskelenin sol tarafında olta balıkçıları, deniz suyu dolu plastik kaplarda canlı, canlı oynaşan balıklar…Balık pazarındaki esnafın buzhane ürünlerine tenezzül edilmeden, kapışılır oltacıların balıkları, her akşam yese doymaz insan; torik, palamut, kalkan…
Şimdilerde kimler kaldı ki bu tatları anımsayan ?... İskelenin sağ tarafında da halka açık çay bahçeleri, simitçi tezgahları; her yer temiz, bakımlı, ne de olsa bu alan Beşiktaş Kaymakamlığı’nın önü…

İskeleden kalkan iç hatlar vapurları; dumanını sala, sala Sarıyer’e de gider, Eminönü’ne de…Canın neresini çekerse; ister Boğaz turu her iki yakaya da uğrasın tekneler, ister Eminönü, oradan da yürüyerek Kapalıçarşı…
O günlerde bile bir karmaşa, çözümsüz bilmece olan İstanbul trafiğine karşı en ussal seçenek deniz yolu, üstelik de en keyifli ulaşım biçimi, çayın yanına aldığın simidini bir de paylaşırsın ki martılarla, anlamadan ulaşırsın yolculuğunun sonuna…

Ortaköy dediğinse, o günlerde Beşiktaş’ın sıradan bir semti; Pazar günleri tertemiz giyimli, kiliseye giden Rumlar…Oysa bugün her yerde Cağ kebaplarıyla Erzurumlular…
Bugün Ortaköy; kebapçıların, vafılcıların, krepçilerin, kokoreççilerin sunduğu yiyeceklerle ve el emeği ürünlerle, incik-boncukçularla, dövmecilerle kaynaşmış sözde entel bir muhit…
Beşiktaş İskelesi; birkaç yıl öncesinde kabaran dalgalara kaptırmıştı geçmişten kalan o güzel yapısını, sonradan yapılan iskele bile pek yavan…Olta balıkçılarının yerindeyse yeller esse yine güzel olurdu da, şimdilerde Üsküdar-Beşiktaş arası çalışan irice teknelerin yanaştığı alan… Olta balıkçılarının ve de su dolu plastik kaplarda müşterilerini bekleyen canlı balıkların ardından; şimdilerde Balık Pazarı’nın buzhane çıkışlı balıklarıyla avunuyor halkımız…
Geçmişte Balık Pazarı’nın yanı başındaki kilisenin Rum bekçisi; her akşamüzeri, bir midye tava yapardı, yanında da taratoru…Yedikçe, yiyesin gelir…Oysa şimdi pazarın çevresi, yanı, yöresi balıkçı meyhaneleriyle dolu olsa da, hiçbirinde yok ki o midyelerin, taratorun lezzeti…

Beşiktaş Pazarı bile; artık eski yerinde değil… Yine geçmişte İETT’nin araba mezarlığı diye bilinen, Muradiye Yokuşu’nun başlangıcındaki yere konuşlandırıldı pazar seksenlerin sonuna doğru…Pazar değil, sanki bir mezar; kargaşa, gürültü, kalabalık… Nerede cadde boyunca kurulan pazardaki güzellik, ferahlık ?... Üstelik pazarda satılan mallar bile; geçmişi bilenlerin gözünde etmez bir metelik…Çünkü pazarın tezgahlarında Çin malları, Çin’in petrol yan ürünü sentetikleri…Oysa Beşiktaş Pazarı dedin mi; bulunurdu her tezgahta Nişantaşı, Osmanbey butiklerinin az defolu ürünleri…
Bugünlerde Bostanüstü sokakta; sıra, sıra beton yığınları…Ihlamur Dere Caddesi yine her yağmurda; sellere teslim ve bir de balık pazarındaki publara, meyhanelere gelenlerin araçlarına…

Pek bir şeyler kalmasa da o güzel geçmiş zamanlardan; Beşiktaş, yine de en önemli ilçesidir İstanbul’un… Pek çok saraya, Deniz Müzesi’ne, Güzel Sanatlar Akademisi’ne kollarını açmış… Osmanlı’nın mirası Akaretler; günümüzde şık bir butik otel… Kuşkusuz dünde kalan BEŞİKTAŞ; özlenilen bir güzel… Yine de onca değişime, dönüşüme karşın BEŞİKTAŞ; her haliyle bir başka, her haliyle çok özel…Yitirmiş olsa da Osmanlı konaklarını, bahçelerini, bostanlarını, olta balıkçılarını; o yine de bulur yüreklerde kendine bir yer ve içtenlikle seslenir herkese; “gel, beni yaşamaya gel” diye…



Kıssadan, hisse:2015 yazında, altı aylığına yazlık dinlencesi için geldiğimizde Didim'le tanışdım, tadını aldım. Kardiyolog doktorumun onaylamasıyla da Didimli olmaya karar verdik, 2016 yılında sürekli yaşamak için Didim'e taşındık.Bununla birlikte, Didim'le tanışdığımız, Didimli olduğumuz şu bir kaç yıl içinde; Didim'in yap-satçıların, inşaatçıların eliyle, doymak bilmeyen hırslarının "elbette ki olumsuz" itici güçleriyle nasıl da talan edildiğine tanık olduk, oluyoruz.İşte Kuşadası; talan edilmiş, çimento betona gömülmüş bir ucube...Bodrum, Turgut Reis; Kuşadası'ndan da beter, acınası bir durumda...Gönül ister ki Didim de komşu ilçeleri gibi bozulmasın, doğal ve tarihi özelliklerini, güzelliklerini yitirmesin. Ve dünde kalan İstanbul gibi; içimizi acıtmasın...Yeter beyler,yeter!...Bu kadar talan yeter!...Didim'de oksijenin dolaşabileceği boş alanlar da bırakın, bırakın ki canlılar soluk alabilsin, boğulmasın,Didim hiç değilse son kalan güzelliklerini korusun!...Evet; Beşiktaş, İstanbullu bir güzel...Ama Didim de İstanbul gibi bozulursa, kimliğini yitirirse işte bu bizi gerçekten de çok üzer...