Selma Erdal

Tüm Yazıları


Bayramlık Sözler

  • 17 Haziran 2018 Pazar


Halk Edebiyatı-Divan Edebiyatı üzerine tartışmalarla geçti lise yıllarımız…Bu tartışmaların yanı sıra sorduk sürekli; sanat, sanat için mi olmalıydı, yoksa sanat halk için mi yapılmalıydı; hani şu sokaktaki adamın zorlanmadan, kafasını yormadan, bakıp da anlayacağı…ki bu yaklaşım sanatı; kasap dükkanlarındaki, çocukluğumuzda kalan at arabalarının tahta kasalarındaki kaba, saba, sanatsal incelikten yoksun boyamalara değin götürür/düşürür,götürdü /düşürdü de…Ne Monet’yi tanıdı, ne de Picasso’nun kübik anlatım tarzına yoğunlaştı sokaktaki adam, işçi, köylü, emekli ögelerinden oluşan halkımız…
Rodin’in “düşünen adamı” ona yalnızca Bakırköy Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi’ni çağrıştırdı, siyah-beyaz Türk filmleri aracılığıyla…


Halk edebiyatı; öz Türkçe, yalın, katıksız, arı Türkçe içerikli yazan, deyişlerini söyleyen ozanın diliyle günümüze taşındı… Divan edebiyatıysa çoğunlukla ve çoğunlukça eleştirildi; öncelikle padişaha, sonra saraylı sevgiliye, özetle asalete, soyluluğa söyledi sözünü halkın anlayışından, algısından uzak o Arapça-Farsça-Frenkçe melezi dili nedeniyle…

Ve ardından; Amerikan İngilizcesi’nin kusursuz konuşmasına karşın, “benim köylüm, benim işçim, benim esnafım” söylemli Baba DEMİREL’in dili, Devlet’in resmi dili İstanbul Türkçesi’ni bozmaya, yozlaştırmaya başladı ve ardından “devleti şirketleştirme” çabasındaki bu ülkenin ilk “first lady”si Semra’nın zevci Turgut, resmi dili bozmada, yozlaştırmada BABA’dan çok daha ileriye gitti.

Özellikle de1980 öncesinde Devlet Televizyonu’nun sansürüne takılan şarkı ve şarkıcılar arz-ı endam eyledi, kamusal yayın ağı aracılığıyla Türk halkının karşısına… “Batsın bu dünya” şarkıları çınlarken kulaklarda, en namlı pavyon şarkıcıları “sanatçı” tanımlamasıyla halkın beğenisine sunuldu, şartlı refleks kuramı yardımıyla bilinç altlarımıza zorla sokuldu.
Yazım diliyle,konuşma dili ayrı olan Türkçemiz; öncelikle şapkalarından kurtuldu, “a” şapkasızlaştıkça, bu arada kadınlara “türban” diye bir garabet de sunuldu ve sokakta konuşulduğu gibi yazılmaya başlandı sözcükler, en alt kültür jargonuyla, giderek halk vasatın egemenliğine kurban oldu…
Koskocaman “prof.dr” ünvanlı adamlar ve madamlar bile; “örnek veriyorum” yerine,”atıyorum” saçmalığını kullanmaya başladı bilimsel toplantılarda, üniversite ortamında ya da televizyonlardaki açık oturumlarda…
Kitaplar yazılmaya başlandı bu yozlaşan, yoldan çıkarılan/çıkan “sözde” Türkçe diliyle ve kuşkusuz bu dili kullanan “sözde” aydınların eliyle…
Önceleri “ucuz” bulundu bu yazılanlar ve bu konuşulan, kullanılan dil… Ne yazık ki virus gibi yayıldı bu bozulma; özellikle de “atıyorum” diyen profesörün aracılığıyla, “arıza” tanımlaması da öncelikle üniversite ortamlarında kullanıldı sokağın diline düşmeden önce…

Nasıl ki piyasada artık “evladiyelik” olan klasik mal değerini yitirmişti, “kullan, at” söylemli tüketim toplum modelinin sürekli değişen malını kullanmak güç gösterisi olarak algılanmaya başlandıkça, tüketici insan modeli de yaratılmıştı, dolayısıyla onun dili de değişken, zorlamadan, yormadan, kalıplara uymadan kullanılmalıydı.

Hızlı değişim çağının, hızlı değişimine ayak uydurmalıydı ve bu çağa uygun olsun diye yaratılan değişim insanı da hızlı değişimin ürünlerinden, hızla ve özellikle de hazla yararlanmalıydı.
Bir önceki üründe takılıp kalmak, onu mutsuz kılmalıydı…
”Kullan, at” çağının insanı, sözcüklerde de “kullan, at” olmalıydı…Ona yük olmamalıydı; klasik, evladiyelik, kültürel miras içerikli dil, hani şu “dinozorlar”ın özenle kullandığı dil…
Sen, sen ol; günün koşullarına uygun, uyarlı, kolaylı, kullanışlı konuşmasını bil, “kullan, at” çağında, çağdışı kalmamak için paradan tasarruf etmesen de…Az, öz kullandığın sözcüklerle; harflerden ve anlamlardan, dolayısıyla zamandan tasarruflu konuşmalara özen…
Oysa böylesi bir dil; derinlikten uzak,böylesi bir dil senin kimliğine, varlığına kurulmuş bir tuzak…
Boşver; aldırma…Çağımız; tüketim toplumu çağı…Tüket neyin varsa; ederin, edindiğin, malın, dilin…
Ve böylece anlatımın, konuştuğun, yazdığın, söylediğin dilin; klasik değil,ederi beş para etmez, ucuz olsun… Olsun; ne var bunda ?…Çabuk, çabuk tüketiyorsun ya…
O ucuz dilinle yazdığın kitaplar; sabun köpüğü… Söylediğin şarkılar; gelip, geçici…Çünkü sen bu “ucuz” sözlerinle,dilinle sürekli update et kendini bu piyasa düzeninde…
Nasıl ki her yıl, her mevsim giysilerin için değişiyorsa moda, dilin de kalmasın ondan geride; uysun tüketim toplumunun koşullarına…
Nasıl ki artık her şey yapay; ipek, yün, keten, viskon…Her doğal olan ipin, ipliğin yapayı varsa…Nasıl ki tüketim toplumunun insanı bunlarla donanıyorsa; dilin de bu düzenin dışında mı kalsın ?…
Bu değişkenlikten, bu gelip geçicilikten dilin de nasibini, kısmetini alsın…
Yapay ipek; ucuz…
Yapay yün; ucuz…
Yapay; keten; ucuz…
Yapay; viskon; ucuz…
Doğaldır ki kullandığın yapay dil de; tüketim toplumunun kurallarına uyduğu sürece; ucuz olacak…
Ve pek çok ucuz dilli, ucuz yazarlar, ucuz kitaplar yazacak…Ucuzluk piyasasında, bir sonraki ucuz kitabın ardından; senin yazdığın ucuzluklar unutulacak…
Şimdi çağımız; tüketim toplumu…
Şimdi moda; ucuzluk…
Şimdilerde moda; ucuz kitaplar, sokak diliyle yazılmış…
Alt kültür düzeyinin okuyup, algılayabileceği, sözlerini büyük beğeniyle “sosyal paylaşım ağları”nda paylaşabileceği kitaplar yani şimdi ucuzluk moda… “alışıldık ucuz romanların çok ötesinde”…şimdilerde moda; ucuz romanlar, sokak diliyle, alt kültür düzeyinin okuyup, algılayabileceği, peşinden sürüklenebileceği sözler, sayfalarına bakıp, bakıp…sonra da öfkeyle elinden fırlatıp atacağı sözleri barındıran bir kitap değil…
Ahi ah!...Bir de seni böylesine ucuzlaştıranları da bir tüketiversen de...İşte o an; her şey aslına döner de , aydınlanıverir konuştuğun dilin, yaşadığın ilin ve geleceğin... Bu umutla bile nasıl da güzel geçer günlerin ve nasıl da mutlu olur ŞEKER BAYRAMIN... Ey sen; 24 Haziran'da akıllıca oy verecek olan insan... Sen evet sen; eğer aklını kullanırsan...