Selma Erdal

Tüm Yazıları


Barış İçindeki Halk

  • 03 Eylül 2019 Salı


Balık hafızalı olmak; bir insanın, insanlığa yönelik en büyük ihanetlerinden birisidir kanımca… Dünü unutmak, umursamamak insan tanımına uyan kadın ya da adama yakışır tutum ve davranış biçimi değildir, olmamalıdır da…
Böyle düşündüğümden sıkça döner bakarım düne, dünde yaşananlara ve dünde yaşananları yazdığım yazılara… Ki dünden bugüne ne değişti, ne düzeldi ya da daha da kötüye gitti; kayıtlara düştüğüm olaylar bağlamında ?...
Bitmez tükenmez Ortadoğu kavgaları, savaşları, kanayan yaraları beni yeniden taşıdı düne ve dünde yazdıklarıma; buluşturdu beni düşüncelerim 18 Ocak 1992’de yazdığım bir yazımla…Üstelik bu yazım yayınlanmıştı da Cumhuriyet Gazetesi’nin sayfalarında…Hoşgörüsüne sığınarak okurlarımın, paylaşıyorum; dünü, günümüze taşımak amacıyla…
BARIŞ İÇİNDE HALK
6 Ocak 1992 Pazartesi akşamı Türkiye saatiyle 10.00-11.00 arası Süper Channel’da “ People in Trouble” adlı bir programı izledim ve oldukça etkilendim. Beyrut’un, İstanbul benzeri güzellikteki uçaktan çekilmiş görüntüleriyle başlayan programda, Beyrut sokaklarındaki 5-12 yaş arasındaki Filistinli çocukların gerçeği aratmayacak benzerlikteki savaş oyunlarıyla ilgili görüntüler ekrana geldi. Ardından bir doktorun yorumları eşliğinde 8 kardeşi olan 12 yaşındaki bir erkek çocuk ve annesiyle yapılan konuşmalara yer verildi. Özetle program; Filistin halkının yaşam koşullarına ilişkin bir belgeseldi ve doktorun yorumuna göre bu çocuklar yarı-çılgındı, en iyi tanıdıkları duyguysa sevgi değil, düşmanlıktı.
Gerçekten de görüntülerde yer alan, en az 3 kez bombalanmış bir evde yaşayan bu çocuklar bir yana, büyüklerin bile çılgın olmasından daha doğal ne olabilirdi ki ?...
İlköğretim çağındaki bu çocuklar okullarda almaları gereken eğitim yerine, sokaklarda bir çeşit savaşçı eğitimi görüyorlardı. Anne; çocuklarının bu oyunlarını son derece doğal karşılıyordu. (Oysa ülkemizdeki ebeveynler çocuklarına savaş oyuncakları yerine, beyinlerini geliştirecek oyuncaklar alma alışkanlığı ediniyordu.) Çünkü bu savaş 15 yıldır sürüyordu. Bu çocukların en büyüğü 12 yaşındaydı ve onlar barışın değil, savaşın çocuklarıydı. Elbetteki bu anne; çocuklarının barışı tanımalarını ve normal çocuklar gibi okula gitmelerini istiyor ve bunun için yalnızca Tanrı’ya yakarıyordu.
Bir başka yaşlı kadınsa; fiyatların sürekli yükselmesinden yakınıyor ve dışarıdan gelen yardımların nereye gittiğini öğrenmek istiyordu. Özetle halk savaşın içinde yaşıyor ve acılarını anlatıyordu. Bu ülkede ne ekonomik büyüme, ne çevre sorunları, ne insan ve doğa kaynaklarının en doğru biçimde kullanılması üzerine tartışmalar yoktu. Halkın beklentisi yalnızca barıştı ve halk Tanrı’dan barış içinde yaşamayı diliyordu, ama sanırım Tanrı onlara yalnızca savaş veriyordu.
Gerçekten de “bela”nın ne olduğunu tanımak için, onu denemeniz gerekmiyor. Dünya uluslarının deneyimlerini ( Filistin, Arnavutluk, Yugoslavya örnekleri henüz güncelliklerini korumaktadır.) televizyon ekranında izlemek bile; bu kavgalardan geri dönüş için yeterli uyarı sayılmalıdır.

Bizler “Yurtta Barış, Dünyada Barış” diyen Atatürk’ün çocuklarıyız. Atamız’ın bize öğrettiği bu dünya görüşünü eyleme dönüştürerek; Anadolumuz’da yaratılmak istenen kavga ortamını elbirliğiyle engelleyebileceğimize güvenimi yitirmedim ve yitirmek istemiyorum. 18 Ocak 1992

Dünden günümüze döndüğümüzde, bir başka deyişle 27 yıl sonrasında gündemde ne var yaşadığımız coğrafyada ?...
Beyrut’daki savaş; sonlanacağına virus gibi yayıldı tüm Ortadoğu’ya… Kuşkusuz o günlerde savaş oyunu oynayan çocuklar; ya bu günleri göremediler, sonu gelmez bombardımanlar sonucunda ya da ellerinde gerçek silahlarla onlar da kan dökenler, can alanlar arasına katıldılar, barış kavramından çok uzaktadırlar.
O günlerde, belirli saatlerde uydulardan izlediğimiz yabancı televizyon yayınları, 27 yıl sonrasında; her an gözlerimizin önünde, evlerimizdeki televizyon ekranlarında, savaşı naklen izliyoruz arkası yarın pembe diziler gibi, ama bu diziler oldukça kanlı, acımasızca vahşet içerikli ve elbette ki ölümcüller.
Ve çocuklar, kadınlar dün olduğu gibi, 27 yıl sonrasında da usanmadan Tanrı’ya dua ediyorlar barış için…Ama Emperyalizmin Petrole Doymayan Savaş Tanrıları; Göklerdeki Babamız’a ulaştırmıyorlar ve sansürlüyorlar onların dualarını BM kararlarıyla… Çünkü o topraklarda savaş; tek yaşam biçimi…
Bense Anadolumuz’da yaratılmak istenen kavga ortamına ilişkin kaygılarımı, çoktan unuttum; bu yangının ülkemize sıçrayacağına ilişkin kaygılar taşımaktayım bugün… Ve bu yangına suyla değil de, benzinle giden kardeş saydıklarımız, kalleşlik peşinde; ülkenin birliğini, dirliğini bozma yolunda doludizgin koşmaktadırlar.
Dün Bela İçindeki Halk diye kaygılandığımız Filistin halkına benzememize; ülkemizde yaşanan olumsuz dışsallıklar, saçılan kötülük tohumları, atılan düşmanlık adımları bağlamında, şunun şurasında ne kaldı ?…
Çocuklarının karınlarını doyurmaktan aciz bir duruma dönüşürken bu halk; bir de onların yaşamlarını koruyamaz duruma gelirse, vay halimize !...
Ve son olarak dünden bugüne değişen en önemli olguysa; artık kimsecikler Atatürk’ün çocukları olma savında değil. Üstelik de çocuklarına zeka geliştiren oyuncaklar almak yerine; çocuklarını uyuşturan ne varsa, onlarla etkileşim içinde olmalarına göz yumuyor ebeveynler kolaycı, fırsatçı bir yaklaşım içinde…Eyvah ki eyvah; yaşanan bu olumsuz değişimler sürecinde ve sonucunda “Bela İçindeki Halk” kavramı da iyice yapışacak gibi toplumsal kimliğimize…Ve arınmamız da çok zor olacak!...