Ferhan Ercan

Tüm Yazıları


Açmazın taşkınları

  • 24 Eylül 2018 Pazartesi


Devletin en temel görevi, tüm vatandaşlarının mal ve can güvenliğini korumaktır. Devlet olgusunun varlığına katılan ve onun temelini oluşturan vatandaşların yaşama ilişkin tüm haklarını korumak devletin öncelikli ve ertelenemez görevidir. Can güvenliği, mal güvenliği, inanç ve düşünce özgürlüğü bu kapsamda değerlendirilmelidir. Çalışma hakkı varlık sürdürmenin gereği iken; fırsat eşitliği de adil yaklaşımın gereğidir. Liyakati olan vatandaşlarımızın dış pazarlara akmasına göz yummak, ülkenin geleceğini yok etmekle eşdeğerlidir(!)
İçinde bulunduğumuz koşullarda çözüm adına sunulan şeyler tutarlı ve gerçekçi değildir:
“YEP’in hedefleri gerçekçiymiş ama 120 milyar civarındaki kısa vadeli borçların çevrilebilmesi için gereken kaynağın, ekonominin küçülmeye zorlandığı bir dönemde nereden geleceği belli değil. Ortada ne o“hedeflere”götürecek bir araç ne de belirgin bir yol haritası var. İflaslar, işten çıkarmalar çoğalacak, yoksulluk derinleşecek. Önümüz kış, ülke yakıt ithalatına bağımlı, TL çok zayıf. Günlük yaşam iyice zorlaşacak.
Muhalefet, CHP’sinden sol harekete kadar, yerel seçimlerde, bu koşullarda (AKP’nin elindeki olanaklar bir yana) krizin altında ezilenlerin oyunu, bugüne kadar izlenen politikalarla alabileceğini, hatta ilgisini çekebileceğini düşünüyorsa yanılıyor.”(Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet)
“Bir süredir işsiz olan İsmail Devrim, liseye giden oğlunun okul kıyafeti olmadığı için derse alınmak istenmediğini öğrendi. Oğlunun anlattıklarıyla akşam evde bunalıma giren iki çocuk babası İsmail Devrim sabaha karşı 06.00 sıralarında evin banyosuna girdi ve kendini iple astı.”(BASINDAN)
Üçüncü Hava Limanında yaşananlar halkın yanında olması gereken devletin nasıl tavır aldığını göstermektedir. Krizlerin faturası hemen hemen her zaman emekçilerin sırtına yıkılır. Bu dönemler farklılıkların ayrıntılarıyla ortaya çıktığı dönemlerdir:
“Kenan Evren zamanında greve gerek yok devlet hakkınızı korur fetvasını vermişti. Erdoğan ise işyerini kapatacaksınız da ne olacak siz de işveren gibi kaybedeceksiniz demişti. Uyumlu ve isyanı olmayan işçi sınıfı hayal ettiler, olmayınca dövdüler. Öncelikle devlet onların hakkını aramadı, onları korumadı. Dahası işyerini açık tutsalar bile işveren kazanırken onlar kaybetti. Kaybettikleri tek şey onurlu bir yaşama yetecek kadar ücret değildi; hayatlarını kaybettiler. Uyumlu ve isyanı olmayan bir işçi sınıfı istediler, olmayınca “gaz”ladılar.”(Serdal Bahçe-Birgün Pazar,602)
Bu istenilmeyen çalkantılı dönemler devletin sınıfsal karakterini net olarak ortaya çıkarır:
“Tam tersine devlet, ta baştan itibaren zora dayanılarak, şiddet kullanılarak tesis edilmiştir ve varlığını zora ve şiddete dayanarak sürdürmüştür. Aslında devlet=şiddet demekte bir sakınca yoktur. Devlet, tarih sahnesine çıktığı günden beri, dur durak bilmeden büyüyen genişleyen bir şiddet, terör, zulüm ve katliam makinasıdır… Onun için neden söz ettiğini bilmek önemlidir… Devlet her zaman ve her koşulda mülk sahibi olan sınıfın, mülksüzleştirilmiş, yoksul çoğunluğa karşı kullandığı bir terör ve şiddet aygıtıdır. Lâkin hepsi o kadar da değil, devlet bizzat mülk sahibi olan sınıf da demektir. Elbette egemenlik salt çıplak şiddete, kaba kuvvete dayanarak varlığını sürdürmez. Bir de ‘rıza’ yaratması, ‘gönüllü kulluk’ yaratması gerekir... Aksi halde süreklilik arz eden şiddet ve çatışma ortamı, mülk sahibi sınıfların sınıfsal çıkarlarını gerçekleştirmelerini zora sokardı...”(Fikret Başkaya-Birgün Pazar)
Günümüzü iyi değerlendirirsek, gelecekte de var olma vizesi almış oluruz Mutluluk miskin miskin beklenirken oluşan bir şey değil; koşulları yaratıldığında ortaya çıkan istendik bir durumdur.