Selma Erdal

Tüm Yazıları


1 Mayıs

  • 29 Nisan 2020 Çarşamba



Çocukluğumun Bahar Bayramı... Gençliğimin önce Şanlı günü (1 Mayıs 1974), sonra da Kanlı günü (1 Mayıs 1977) olarak anılarımda yaşayan 1 Mayıs İŞÇİNİN EMEKÇİNİN BAYRAMI...

Çocukken aldatırlardı bizleri 1 Mayıs Bahar Bayramı diye… Geçmişte değil ama günümüzde gerçekten de 1 Mayıs oldu bahar bayramı… Emeğin değil, eğlencenin bayramı…
27 Mayıs 1960 Devrimi’nin ardından “Bu Anayasa, bu ülkeye bol geldi, daraltalım” diyen 12 Martçılar’ın ve 12 Eylülcüler’in elinde kuşa çevrilen 1961 Anayasası’nın tanıdığı özgürlük ve demokratik haklar doğrultusunda oluşan ortamda, bebelerimizden-dedelerimize, bir başka deyişle yediden yetmiş yediye herkesin “1 Mayıs, 1 Mayıs; işçinin, emekçinin bayramı /Çağdaş uygarlık yolunda yürüyen halkın bayramı” diye ezgiler söyleyerek kutladığı ŞANLI 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI; 1 Mayıs 1977’de yaşanan olaylarla KANLI 1 MAYIS olarak tarihimize geçti ve öyle kaldı. Çünkü 1 Mayıs 1977’den beri; ne işçinin, ne memurun, bir başka deyişle ne mavi yakalı, ne de beyaz yakalı emekçilerin sosyal ve ekonomik hakları eskisi gibi olmadı, kazanılmış haklar birer, birer yitirildi ki kamu kesimindekilerin böyle hakları hiçbir dönemde zaten olmamıştı.
Bilindiği gibi; kamuda memur sendikaları için yıllarca türkü söylendi, ama memura toplu sözleşmeli sendika hakkı verilmesi bir düş olmaktan öteye geçmedi. Her dönem bir parmak bal çalındı ağızlara… Gerçi kamu işçisinin durumu memurunkinden başka değildi; her dem hükümetin son sözüne “olur” diyen, onay veren, baş eğen SARI sendikalar vardı kamu sektöründe, elbette özel sektörde de…Bir dönemin ŞANLI MADEN-İŞ’i olsa da… Onların grevli, toplu sözleşmeli sendikal hakları olsa da…Bununla birlikte ister işçiden yana ki bu dönemin Kemal SÜLKER’li DİSK’inde, ister patrondan yana SARI sendikası sayılan TÜRK-İŞ’inde “sendika ağalığı” kurumsallaşmıştı. Anımsanırsa; 12 Eylül sabahı, DİSK’in sendika ağası “pardon” başkanı, Intercontinental Otel’de sevgilisiyle yakalanmıştı, yine anımsanacağı gibi bir dönem de MADEN-İŞ başkanı Şemsi DENİZER’in Jaguar arabası dillere düşmüştü. Günümüzün sendika ağaları da bilindiği gibi "son aşamada" egemen güçlerle ittifakta...
12 Eylül 1980 sonrasında, birkaç yıl sendikacılık askıya alındı. Daha sonra ortaya TÜRK-İŞ salıverildi. Ne sağ, ne sol; tek yol kamuda hükümetle, özel sektörde patronla uzlaşma, gerçekteyse IMF koşullarına uyma, boyun eğme… Turgut ÖZAL’la elini IMF’ye veren bu ülkede, günümüzde değil kolunu, çoluğunu-çocuğunu kurtaramayan bu ülkede; sendikacılık, işçi hakları sözde kaldı, SARI sendikacılık bile…

Artık kamuda işçinin-memurun yiyeceği lokmalar; IMF’nin buyruklarıyla sayılmaya, özel sektördeyse işçi-emekçi daha da kaygılı olmaya başladı. Çünkü işçinin, emekçinin yükselen ücretleri, IMF’ye göre enflasyonun tek nedeni olarak görüldü. 1980’lerde tohumları atılan küreselleşme, 1990’larda düşünce yavaş, yavaş dillere, 2000’lerde uluslararası sermaye serbest dolaşımda…Ulus-üstü/ulus-ötesi şirketler; Birleşmiş Milletler’de sandalye edinmiş. Nasıl ki ülkemizde egemenlik ulusun değil, ekonomininse, uluslararası alanda da, bir başka deyişle Birleşmiş Milletler’de de söz hakkı/egemenlik gücü; milletlerde/uluslarda değil, ekonomik gücü ellerinde bulunduranlarda… Uluslararası barışın yerini, uluslararası ekonomik yarış aldığından beri; işçinin, emekçinin sömürüsü iyice arttı. Sendikalı sözleşmeli işçiliğin yerini; “taşeronluk” kurumu aldı. Küreselleşme kavramının, sınırları tanımayan sömürü düzeni; öncelikle işçinin, emekçinin haklarını sömürdü, yuttu ve buyurdu:
-Ne kızıl, ne sarı sendika !… Yalnızca taşeron firma ve sınırlı sözleşmeli işçilik, yok öyle iş için ömür boyu güvence, acımam ben ne yaşlıya, ne de gence !… Beğenmezsen sıradan çık !… Nasılsa sarmış ortalığı açlık…İşsizler ordusu giderek büyümekte… Ama burada ücretler bana göre yüksekse; sıra başka memlekette… Doğanı da (ki toprağını, suyunu, havanı, yer altı, yerüstü tüm kaynaklarını) ve de doğanını (ki işçisi, emekçisi, ayırmaksızın tüm halkını) dilediğimce sömürebilirim !...

Dünya’da sınırlar kalkmış ya; ama kimlere ?... İşte böyle acımasızca Dünyamız’ı da, Dünyalımız’ı da sömürenlere… Bu sömürüde tek engel; ULUS DEVLET !…
Ulus Devlet; öncelikle ULUS’un (ki en başta işçinin, emekçinin, köylünün, esnafın) en önemli güvencesi, ulusal birlik, ulusal kimlik için ve de bu koşullarda önemi çok daha artan NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE söylemi için… ULUS DEVLET bir engel; özkaynaklarımızın sömürülmesinde, satılmasında, dilediklerince kullansınlar diye yedi düvelin önüne atılmasında…Nedir özkaynaklarımız ?...
Öncelikle tarımsal topraklarımız, yeşil alanlarımız, ormanlarımız, nehirlerimiz, göllerimiz, denizlerimiz, madenlerimiz, “petrol bulunmadı” diye kapatılan, daha sonra yabana satılan petrol kuyularımız, bor madenlerimiz, Dünya’da en çok Anadolu topraklarının altında yatan altın madenlerimiz… Bütün bunlar bizim özkaynaklarımız ve bunların küreselleşme adına uluslararası talanına, sömürüsüne tek engel; ULUS DEVLET ve en önemlisi de ULUSU’nu küresel sömürgenlerin, sömürü düzeninden koruyacak tek güç de yine bu ULUS DEVLET !…
Ve daha sonraları geçtiğimiz yıllara kadar;1 Mayıs'lar için bir şenlik olarak kutlanmaya başladı. Çalsın davullar; oynasın kaygısızlar. Kesmeyin hızınızı; sırada 6 Mayıs’da da Hıdrellez var.
İşçi için, emekçi içinse 1 Mayıslar’da ne var ?... Yalnızca kan var… 1 Mayıs 1977’den beri; ŞANLI1 MAYISLAR bitti. 1 Mayıs 1977’den beri KANLI 1 MAYISLAR var. İşçinin, emekçinin giderek artan sömürülüşü var. İşçinin, emekçinin; işsizliğe, açlığa terk edilişi var.
Diyorlar ki 1 Mayıs 1977'den beri tek kurşun atılmamış 1 Mayıs günlerinde…
Biliniz ki bu söylenen koskocaman bir YALAN !...
Her yerde vahşi kapitalizmin acımasız kurşunlarıyla vurulmuş, kan gölünde boğulan işçiler, emekçiler var. Bunca sorun yetmezmiş gibi bir de küresel Covid 19 Salgını'nın olumsuz dışsallıkları sonucunda; çığ gibi büyüyen bir işsizler ordusu var, umarsızlığın ve umutsuzluğun pençesine düşen bir halk var.